“Leyleğe taş atmamış kul olmak...”

(Türk halk sözü)

Gökova'da, babadan kalma tarlaya limon bahçesi kuracaktım.
Bahçe traktörümle araziyi sürerken, ardım sıra leylekler geliyor; sabanın çıkardığı kurtları hallediyorlardı. Ayşe Ablam, durup durup; “Şadan, senin şu motor damının çatısına veya kıyıdaki kavak (çınar) ağacına yuva yapsak olmaz mı?” deyip duruyordu.
Sulama arığı açarken, Muhtar Mustafa Yasakçı, yanında sırtı çantalı biri ile geldi.
“Hoşgeldiniz”, “kolay gelsin”leştikten sonra Muhtar:
-Şadan ağabey, bu cavır (gavur), İdima (İdyma) diye bir yer sorup duru... Bilsen bilsen sen bilirsin!
Kafamı kaldırdım, köylümün “Goca Asar” dediği kaleyi gösterdim. Mustafa'nın şaşkınlığı görülmeye değerdi:
-Alllaaa... Bizim Eski Asar mıymış İdima?

Gelen, Willy Shönster adında yakışıklı bir Alman genciydi. Yanına yeğenim Mustafa'yı verdim; iki-üç saatte, sevimli Karia kenti İdyma'yı gezip fotoğraflayıp geldiler.
Willa, maden bulmuştu. İşte, antikiteyi bilen Şadan, dil bilen yeğen vardı. Ayrılmak istemedi bizden. O da “arık açma tozluğu” geçirip postallarının üstüne, bizimle işe girişti.
Bir ara, bizim Gökova'nın -o zamanlar- meşhur kadın buru karpuzu kestik; kabuğun içinde dilimledik.
-Karpuz kabuğunun tabak olduğunu da gördüm, diyerek beş-on poz daha harcadı.
Ondan öğrendik; 1979-1980 yılları Almanya'da “Leyleklere Yardım Yılları” imiş. Okaliptüslü yolun güney ucundaki Akçapınar'ın leyleklerinden söz ettim. Fırsat yaratıp o köye gittik. Tek tek saydık: 60'ı aşkın leylek yuvası vardı Akçapınar'da. Her bir yuvayı görüntüledi. Birçok leylek öyküsü, inancı da öğrenmiş oldu meraklı Alman genci.
Ben de kendisini “öykü”lendirdim:
*Memleketin birinin bir yerinde (bizim Gökova'ya termik santral kurdukları gibi) bir tesis kurmuşlar. Birkaç yıl sonra o yörede, öldürücü uyku hastalığı salgını başgöstermiş. Aramış taramış, sormuş soruşturmuşlar: Tesiste kaçak veya kaçık yok. Sonunda oralı bir yaşlı:
-Bu mübarek yapıldıktan sonra bizim buralara leylekler gelmez oldu, demez mi?
Araştırmayı bu yönde derinleştirmişler ve sonunda anlaşılmış ki:
O tesis kurulduktan sonra leylekler gelmez olmuş. Leylekler gelmez olunca yılanlar çoğalmış. (Malum, leylek yılanla besleniyor.) Yılan çoğalınca kurbağa kalmamış. (Malum, yılanın başlıca gıdası kurbağa.) Kurbağa kalmayınca da, öldürücü uyku hastalığı yapan çeçe sinekleri almış yürümüş.
(Biliyorsunuz ki; doğadaki tüm varlıklar arasında, bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaklık vardır.)

*Mart-Ağustos arasını Türkiye'de geçiren leylekler Hicaz'a; Fransa'da geçirenler ise Mısır'a gidiyor. Ama siz eğer, mesela Mısır'a giden leyleklerin yumurtasını, Hicaz'a giden leylek yuvasına koyarsanız; leylek yavrusu, o aileyle birlikte büyür, kanat alıştırmasını tamamlayıp, onlarla birlikte Mısır'a değil, atavizm (soya çekim veya yumurtadaki programlama gereği), ataları gibi Hicaz'a göç ediyor.
Türk halkının niçin leyleğe taş atmamayı erdem saydığı, neden çocukları leyleğin getirdiği masalını uydurduğu ve neden niçin leyleğe “Hacı Baba” dediği gerçeğini açıklamaya gerek var mı?
Bizim arıkçı ve leylekçi konuğumuz, Gökova Dörtyol'da otobüs beklerken, oradaki büyük okaliptüs ağacının gövdesine şunu yazdı:
“Willy was here. May '79” (Willy buradaydı, Mayıs '79)
Otobüste söyleştik. Sevdiğim bir şeyi yapıyor, sürekli sorular soruyordu. Bir ara ağzımdan “Şirince” lafını duydu. Selçuk'ta otobüsten inip, minibüsle Şirince'ye gitmeye karar verdi. “Benden selam söyle” diye esenledim kendisini.
Birkaç hafta sonra Willy Shönster'den kalınca bir zarf aldım. Mektupta, adımın, Şirince'de her kapıyı açan altın anahtar olduğunu yazıyordu. Zarftaki gazetede ise, kendisinin, leyleklere yardım yılları kapsamında açılan yarışmada “Akçapınar'ın Leylekleri” başlıklı yazıyla en büyük ödülü kazandığını bildiren haber ve fotoğraflar vardı.
Biz, yaza doğru ülkemize gelip, kışa doğru Hicaz'a göçtüğü için leyleğe “Hacı Baba” şerefini veriyoruz. Biz, camilerimize, ulu yapılarımızın duvar ve çatılarına kuş evleri yapan bir milletin bireyleriyiz. Biz, belki de dünyada “Gurabahane-i laklakan” (Leylek hastanesi) kurmuş bir milletin ahfadıyız.
Ama gelin de üzülmeyin: şimdilerde Atalan'da, Göllüce'de, Selçuk'ta, Ortaca'da, Akçapınar'da ve daha birçok sulak alana yakın yerleşim yerlerinde leylek ve dolayısıyla leylek yuvası sayısı azalıyor. Bir örnek vereyim: Bizim Akçapınar'da, hayvan sever Muhat Şükrü Kara'nın onca çabasına karşın, bu yılki leylek yuvası sayısı, 1979'dakinin yarısı kadardı. Bilinçsiz tarım ilacı kullanımı, elektrik telleri, kısacası sefalet ve cehalet bir olmuş; kutsadığımız bu doğal dengenin vazgeçilmez unsuru olan kuşların kökünü kazıyacak gibi olmuşuz.
19. Yüzyıl'da, Bursa'nın Osmangazi İlçesi'nde “Gurabahane-i laklakan” vardı: Orada, başta leylekler olmak üzere, göçmen kuşların bakım ve tedavileri yapılıyordu.
Yazık, giderek güzel Türkiyemizin tamamı kuş ve hayvan hastanesi gibi...
P. S. Şu, “Leylek leylek havada/ yumurtası tavada” şarkısı nedir?
Böylelerine halk usta cevap veriyor:
“Boşan da semerini ye...”

Bir de halk adına Karac'oğlan söylemiş; görelim efendim ne söylemiş:

“Hele bakın şu leyleğin işine
Ağustosta uçar gider leylekler
Aden iskelesi sizin çölünüz
Orda kılavuzun seçer leylekler.

Bir millet vardır ki ağaçta biter
Kırk güne varışın vadesi yeter
Deccal meccal o leyleğe ok atar
Ordan öte uçar gider leylekler.

Bir millet de tepesinde gözü var
Deve tabanına benzer izi var
Çakal derler bir incecik yazı var
Ondan öte uçar gider leylekler.

Mestine de Karac'oğlan mestine
Dostu olan gül alıyor destine
Bir şehir var yılan yağar üstüne
Onu yer de geri döner leylekler.”

Biz ki; leyleğe taş atmamış kullarımız;
Onlara dua için semaya açılsın kollarımız...