9 Eylül’e doğru

Abone Ol

Bu ülkenin her günü, baktığınız yere, duyarlığınıza, bilincinize, dün-bugün-yarın çizgisinde durduğunuz yere bağlı olarak, pek çok olaya, kişiye, kavrama ev sahipliği yapar. Kimine sevinir, kimine üzülürsünüz. Kiminle onur duyar, karanfiller açar; kiminle utanç duyar, yerin dibine geçersiniz. Dedim ya, durduğumuz, baktığımız ve duyarlığımız kadarız hepimiz. Hep söyleyip yazdığımızca, anmak için anlamak; kutlamak ya da “bir daha asla!” çığlığına dönüştürmek için yürek ve beyin sahibi olmak gerekir. Böyle olmazsa ne olur? Ne olacak, uğruna bin bedel ödenmiş o günler, ya kof bir kabuğa ya bağlamından koparılmış laf ola beri gele şamataya dönüşür. Geçmişinden bu denli ders alamayan, birikimlerini güce ve cesarete dönüştürmek için bu kadar ağır çekim yaşayan bir memleket ile ahalisinin habire bir şeyleri kutlaması, ortalığı törene ve hamasete boğması ve esasında sıradanlaştırıp, mecburi hizmete dönüştürmesi traji-komik ötesi bir durumdur. Buna bir de hiç bitmeyen hastalığımız belleksizliği de eklerseniz, ahvalimizi daha da netleşir.

23 Nisan’dan 26 Ağustos’a, 30 Ağustos’tan 9 Eylül’e uzanan günler içinden yürüyüp geçiyoruz. Kuşkusuz öteki aylar ve günler de takvimde tüm heybetiyle durmaktadır. Ama özellikle altını çizdiğimiz günler olmasaydı, diğerlerinin hükmü sayılmaz, takvime yazılmazdı. Kimi yalınkat ve fotokopi mesajlarla geçiştirilirken, kimi özünden ve bağlamından soyutlanıp, asıl “meselesi” buharlaştırılırken, üstüne başta Diyanet olmak üzere devlet kurum ve kuruluşlarının beyanlarında ve ısrarla Gazi Mustafa Kemal Atatürk “unutulurken”, hepimizin ortak bir duyarlık ve sorumluluk temizliğinden geçmesi gerekmektedir.

Yıllarım bu tür günlerin, özellikle 23 Nisan ve 9 Eylül (birkaç 29 Ekim) kitlesel anma ve kutlama etkinliklerinin yazarlığı ve yönetmenliği ile geçti. Cumhuriyet Meydanındaki iki dev fener arasından ne zaman geçsem, o koşuşturmaların seslerini işitir, yaratmaya çalıştığımız atmosferleri görür gibi olurum. Büyükşehir ile Ege Ordusu başta olmak üzere askeri birlikler, Milli Eğitim, özel ve resmi kurum ve kuruluşların ilgilileri, emekçileri… Hepsini sevgiyle anar, selamlarım. Bir gün, o zamanlara dair anılarımı yazmak isterim. Neden? Yalnızca, hoş hatır ver hatıralar kaybolmasın diye mi? Elbette hayır. O günlerin deneyimlerinin, bugünlere ve yarınlara bir yararı olsun diye. Ne demek istiyorum?

Bildiğim kadarıyla, bu dünyada ve akademik düzeyde 35-40 yıldır “Etkinlik Mühendisliği” diye bir kavramdan söz ediliyor ve eğitimi veriliyor. Başta “İçerik ve Biçim”, “Öz ve Söz”, “Amaç ile Yöntem”, “Teknik ile Estetik” gibi temel esaslardan yola çıkılıyor. Çünkü bir etkinlikte bu esaslar ilişkisi elden kaçtığı zaman, geriye yukarıda belirtmeye çalıştığım kof kabuklar ile saçma sapan şamatalar ve daha da acısı “Oh bunu da savdık!” saygısızlığı kalıyor. Siz bunlara uzmanlıktan nasip almamış hamhalatları, her ota maydanoz kendini gösterme meraklılarını, üstlerinin gözüne girmek için işin şirazesini mahveden dangalakları, bütün bunlardan daha elim ve vahim olarak fındık kadar beyninde o etkinliğin manifestosuna dair zerre fikri olmayan cahilleri ya da tam tersi dinamitlemeye yeminli zavallıları ekleyin. Emek düşmanlığını, para ve insan savurganlığını, doğa, çevre ve kent saygısızlığını, şoven ve gerici bir söylemle kendini öveyim derken başka ulusları ve halkları aşağıladığını düşünmekten aciz zavallılığı da garnitür olarak yanına koyun. “Haydi, eller havaya!” tarzı final konserleriyle, tarihe ve bu topraklara onurla yazılmış nice anmanın ve kutlama etkinliğinin içinin boşaltılıp çöpe çevrildiğini de elbette unutmadım.

O kitabı ne zaman yazarım bilmiyorum. Ama o güzelim günlerin anma ve kutlama zamanları yaklaşırken, konuya dair birkaç şey söylemek ve yazmak, bildiklerini paylaşmak görevdir. “Öz ve Söz” mesela, konuya dair güzel bir başlangıç maddesidir, değil mi? Yoksa her şeyin başı önce “Samimiyet” midir? Haftaya konuşalım.