Kapitalizm “out”, Teknofeodalizm “in”!

Abone Ol

Son dönemde sıkça konuşulan bir kavram var: Teknofeodalizm. Bu kavram bana göre çok önemli, çünkü klasik kapitalizmin yavaş yavaş yerini yeni bir sisteme bırakıyor gibi görünüyor. Hatta bazı düşünürler “kapitalizm özlenecek günler gelecek” diye espri yapıyor. Haklılar mı? Gelin birlikte bakalım hem tarihsel bir perspektiften hem de günümüz dijital dünyasından yola çıkarak daha detaylı inceleyelim.

Öncelikle, klasik feodalizmi hatırlayalım. Orta Çağ Avrupa’sında güç tamamen toprağa bağlıydı. Toprak sahibi lordlar, kaleleri ve arazileriyle köylüleri ve serfleri kontrol ederdi. Serfler, lordun toprağında çalışır, ürünün büyük kısmını lorda verir ve karşılığında koruma alırdı – ama bu koruma aslında bir bağımlılık zinciriydi. Serfler toprağı terk edemez, kendi kararlarını veremezdi. Güç, toprak mülkiyetinde yoğunlaşmıştı ve bu sistem yüzyıllarca sürdü, ta ki Sanayi Devrimi’ne kadar.

Bu feodal yapı, dünyanın her yerinde benzer şekillerde görüldü. Örneğin, Türkiye'de Osmanlı İmparatorluğu döneminden Cumhuriyet'e uzanan ağalık ve marabalık sistemi, feodalizmin bir uzantısıydı. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaygın olan bu sistemde, ağalar geniş arazilere hâkim olurdu. Marabalar ise bu topraklarda çalışan köylülerdi; ürünün bir kısmını ağaya verirler, karşılığında barınma, tohum veya koruma alırdı. Sonra kapitalizm geldi ve her şeyi değiştirdi. Sanayi Devrimi ile güç toprağın elinden alındı, sermayeye (para, fabrika, makine, yatırım) geçti. Kapitalistler, fabrikalarda işçileri çalıştırır, kârı maksimize eder ve rekabetle büyürdü.

Peki şimdi ne oluyor?

Günümüzde güç bir kez daha el değiştiriyor. Artık ne toprak ne de klasik sermaye en büyük güç kaynağı. En büyük güç veri oldu. Veriye sahip olan teknoloji devleri – Google, Meta (Facebook), Amazon, Apple, Microsoft gibi şirketler – yeni “dijital lordlar” haline geldi. Bu şirketler, Silikon Vadisi’nden dünyaya hükmediyor.

Bu devler sizin kişisel verilerinizi topluyor. Davranışlarınızı, ilgi alanlarınızı, konumunuzu, arama geçmişinizi, arkadaşlarınızı ne zaman ne satın almak istediğinizi... Hatta duygularınızı bile analiz edebiliyorlar. Örneğin, Facebook’un algoritması, bir gönderiye ne kadar süre baktığınızı, beğenip beğenmediğinizi takip ederek sizi fişliyor. Amazon, alışveriş geçmişinizden gelecekteki ihtiyaçlarınızı tahmin ediyor. Google, aramalarınızdan sağlık durumunuzu bile çıkarabiliyor. Bu veriler sayesinde bizi çok daha etkili bir şekilde yönlendirebiliyorlar: Kişiselleştirilmiş reklamlar gösteriyor, içerik öneriyor, hatta haber akışımızı şekillendirerek siyasi görüşlerimizi etkileyebiliyorlar.

En çarpıcı nokta ise şu: Bu verileri biz gönüllü olarak veriyoruz! Sosyal medya platformları, arama motorları, e-ticaret siteleri... Hepsi “ücretsiz” gibi görünen hizmetler karşılığında kişisel verilerimizi topluyor. Yuval Noah Harari’nin “Homo Deus” kitabında dediği gibi, insanlar kişisel verilerini vermek için adeta çıldırıyor. Neden? Çünkü bu hizmetler hayatımızı kolaylaştırıyor: Arkadaşlarımızla bağlantı kuruyoruz, bilgi ediniyoruz, alışveriş yapıyoruz. Ama karşılığında, gizliliğimizi feda ediyoruz. Harari, bunu “veri dini” olarak adlandırıyor – verilerimizi tanrılara (teknoloji şirketlerine) sunuyoruz.

Türkiye'deki ağalık gibi, bu yeni sistem de bizi dijital marabalara dönüştürebilir. Verilerimizi vererek platformlara bağımlı hale geliyoruz. Örneğin, bir çiftçi eskiden ağaya ürün verirdi; şimdi bir influencer veya küçük işletme, Meta’ya veri vererek erişim hakkı kazanıyor. Ama algoritma değişirse, her şey bitebilir. Siyasi olarak da tehlikeli: Veri ile kitleler manipüle edilebiliyor, seçimler etkilenebiliyor.

Peki sonuçları ne? Ekonomik eşitsizlik artıyor – zenginler yani veri lordları daha zenginleşiyor. Gizlilik erozyona uğruyor. Toplumlar kutuplaşıyor, çünkü algoritmalar bizi benzer düşünenlerle hapsediyor.

Çözüm? Belki daha güçlü regülasyonlar, AB’nin GDPR gibi, veri kooperatifleri veya açık kaynak platformlar. Ama asıl önemli olan farkındalık: Verilerimizi bilinçli verelim, alternatifler arayalım.