Utanç

İnsanlar kaça ayrılır?

Abone Ol

İzmir’in orta halli bir semtinde büyüdüm ben. İnanması güç geliyor ama evimizin sokağında çocuk kütüphanesi vardı. 1970’li yıllardan söz ediyorum. Yaz kış bütün öğleden sonralarımı kütüphanede geçirdim. Arkadaşlarımla. Yaşlıca bir görevli vardı ya da çocuk olduğum için bana öyle geliyordu. O da hep okurdu. Yeni bir kitaba başladığımızda ismimizi renkli kağıdayazıp masaya koyar biz giderken kaldığımız sayfaya yerleştirirdi. Kitaba devam edebilmek için ertesi günü iple çekerdim. O küçük kütüphanede geçirdiğim zamanları o kadar sevdim o kadar çok şey öğrendim ki yaşamım boyunca bilgiye ulaşmaktan, üstlendiğim işi iyi yapmaktan başka hırsım olmadı. Sistemle uyuşamadık ama insanlarla pek sorunum olmadı. Hayatımın ortasına denk gelen yıllara kadar Einstein’in ünlü sözünü referans alarak insanları iyi insanlar ve kötü insanlar olarak tanımladım. Her türlü kimliğinden bağımsız olarak. İyi insanlara tutunup kötü insanlardan uzaklaşarak yaşamaya çalıştım.

HAYVANLARI SEVENLER SEVMEYENLER

Ama sonrasında yavaş yavaş başka türler de sızmaya başladı hayatıma. Onları tanıdıkça,nefes aldıklarını, baktıklarını, gördüklerini, sevindiklerini, üzüldüklerini kısaca bizden pekfarkları olmadığını içselleştirdikten sonra hayatım değişti. Gördüğüm her köpek, sevdiğim her kedi başka bir pencere açtı bana. Çok hazırmışım, hep istemişim içten içe. Onlar açtıkça başımı uzatıp baktım o pencerelerden. Muhteşem canlılardı. Patisini uzatanlar, göbeğini açanlar, konuşamasalar da gözleriyle her şeyi anlatanlar. Hisleri kuvvetli, güvenilir, dost.Giderek hepsini kucaklamak istedim, hepsine yetebilmek. Refah seviyeleri kabul edilebilir düzeylerde olsun diye çabaladım bazen bireysel bazen sivil toplum organizasyonlarına dahil olarak. Bu yıllarda insanlara bakışım da değişti. Doğanın küçük bir parçası, ekosistemin üyesi değil de sahibi olduğunu düşünen insanları çemberimin dışına çıkardım. Bazen kendime bile itiraf etmekten çekinsem de çevremdekileri “hayvanları sevenler ve sevmeyenler” olarak kategorize ettim. Birisinden söz ederken “O çok iyi bir insan. Hayvanları seviyor” derken yakaladım kendimi. “Aman ondan uzak duralım, kedileri kovalıyor bahçesinden” diyerekbenim gibi düşünen arkadaşlarımı uyarırken de. İtiraf edeyim çok akılcı ve sağlıklı bir ayrım olduğunu düşünmüyorum.

EL UZATMA ZAMANI

Yıllar geçti. Geldik bugünlere. Hayvan Hakları Yasası’nın haklardan uzaklaşıp yok etmeye döndüğü iki yıldan bu yana insanları “onlar için bir şey yapanlar, yapmayanlar” “elini taşın altına koyanlar, koymayanlar” olarak değerlendiriyorum. Bu düşüncemin de kesin savunucusuyum. Çünkü sokak hayvanlarımız büyük bir felaketle karşı karşıya. Tıpkı ülkemizde sık sık yaşadığımız depremler, yangınlar, seller gibi. Ama onların felaketinin kaynağı insan. Hiç suçları yokken karşı karşıya kaldıkları katliamlar doğrudan insanın kötülüğüyle şekillenip, güçleniyor. Onlara bugün elimizi uzatmayıp ne zaman uzatacağız?Yıllardır sokağında yaşayan, hiç kimseye zarar vermemiş, birkaç evden verilen artık yemeklerle beslenen, duvar dibine konmuş plastik kaptan suyunu içen binlerce köpek bugün tel örgülerin arkasında hapis. İyi insanlara, uzatacakları ellere ihtiyaçları var. İyi insanlar tarafından sahip çıkılmaya ihtiyaçları var.

Yasa hazırlıkları sırasında Tarım ve Orman Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre ülkemizdeki sokak köpeği sayısı 4 milyondu. Aynı anda belediye barınaklarının toplam kapasitesi 89 bin. Yalnızca bu rakamlar bile ne yapılmak istendiğini anlatıyor bize. Asıl sorunu, hayvanların üretilmesini, satılmasını görmezden gelip hatta destekleyip tüm gücüyle suçsuz hayvanları yok etmeyi amaçlayanlar bin yıl geçse de vicdanlarda aklanmayacak. Hayırsız Ada katliamının affedilmediği gibi.

Sokak hayvanlarını toplama uygulamaları usulsüz ve korkunç. Çoğunlukla veteriner hekim olmadan belediyelerin zabıta veya temizlik işleri çalışanları bu görevi üstleniyor. Yaşlı bir köpeğe de yavrulara da aynı doz iğne atılıyor. Zaten çoğu daha barınağa ulaşamadan hayata veda ediyor.

7527 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun diyor ki;

Bu kanunun amacı, insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmek kaydıyla hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ızdırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır.

Uygulamalarda ise tam tersini görüyoruz. Yakalanmaları, taşınmaları, barınaklardaki koşulları hepsi vicdanları yaralayacak düzeyde. Aç susuz bırakılıyorlar, kalabalık koğuşlarda yaşamaya mahkum ediliyorlar, hastalanıyorlar, tedavi edilmiyorlar. Toplu ölümlerle sonlandırılan hayatlar, durdurulan nefesler, artık sallanmayacak kuyruklar. Maruz kaldıkları eylemler tam anlamıyla cins kırım. Yüzyıllar boyu güvendikleri, korudukları insanların eliyle.

İşte bu yüzden ben bu dönemde onları;

yok edenleri,

aç, susuz bırakanları,

şiddet uygulayanları,

UNUTMAYACAĞIM.

Ama

susanları,

görmezden gelenleri,

şikayet edenleri,

terk edenleri,

barınakları otel olarak düşünenleri,

dünyayı sadece insana ait zannedenleri

de UNUTMAYACAĞIM.

Siz de unutmayın. Unutmayalım ki toplumsal hafızamıza kazınsın. Bir daha tekrarlanmasın.Utanalım. Boncuk gözlerinden, heyecanlanınca titreyen burunlarından, rüzgarda havalanan kulaklarından, uzattıkları patilerinden.

Geçtiğimiz günlerde usta sanatçımız Haluk Bilginer bir ödül töreninde İsveçli tiyatro ve film yönetmeni Ingmar Bergman’ın sözlerini hatırlattı.

“Utanç. Dünyayı bir tek utanan insanlar kurtarabilir”