ALİ EKBER ATAŞ/Osman Yalçın’ın yolu, öğretmenlikten matbaaya uzanan o zorlu yılları taşır. Köy Enstitüleri’nin aydınlık günlerinden uzaklaştırılan birçok eğitimci gibi o da baskının, yoksunluğun ve gözetimin içinden geçerek İstanbul’a gelir. Gözetim İstanbul’da da sürer. Geçim sıkıntısının, geciken maaşların ve belirsizliğin gölgesinde tutunmaya çalışırken, dostlukların açtığı küçük kapılar hayatın yönünü değiştirir. Ramazan Gökalp Arkın’ın uzattığı el, yalnızca bir iş değil, yeniden üretmenin, yaratmanın sofrasıdır. Matbaanın kapısı taşın belleğine, sözün izine, resmin gözüne böyle açılır.

SESSİZ TANIKLIKTAN KARŞILAŞMAYA
Ramazan Gökalp Arkın’ın yönettiği yayıneviyle kurulan ilişki, Osman Yalçın’ı yalnızca bir basımevinin sorumluluğuna değil, aynı zamanda düşüncenin ve emeğin çoğaltıldığı bir alana taşır. Çemberlitaş’taki matbaada eski taşbaskı makinelerinin varlığı, bu hikâyenin en belirleyici ayrıntılarından biridir. Çünkü o makineler, yalnızca teknik bir olanak değil, sanatın halka ulaşmasının, sanat bilincinin kazandırılmasının da aracıdır.
Osman Yalçın’ın Eyüboğlu ailesiyle kurduğu bağ askerlik yıllarında Sabahattin Eyüboğlu aracılığıyla başlar; zamanla derin bir dostluğa dönüşür. Mualla Eyüboğlu ile Pulur Köy Enstitüsü’nde yürütülen çalışmalar, bu dostluğun emekle somutlaşmış hâlidir. Okulun fiziki koşullarından dersliklerine, kitaplıktan okuma saatlerine kadar uzanan düzenlemeler, Köy Enstitülerinin kurucu ruhunu yeniden görünür kılar. Bu çaba, yalnızca bir eğitim kurumunu onarmak değil; eşitlikçi bir gelecek düşüncesini ayakta tutmaktır.
Ne var ki aynı yıllar, Köy Enstitüleri’nin tasfiye edildiği, Hasan Âli Yücel’in görevden uzaklaştırıldığı ve İsmail Hakkı Tonguç’un yetkilerinin alındığı karanlık bir döneme karşılık gelir. Osman Yalçın da bu siyasal yönelimin hedeflerinden biri olur; görev değişiklikleri, gözetim ve ekonomik zorluklarla kuşatılır. Ancak bu baskı ortamı, onun üretme ve dayanışma iradesini zayıflatmaz. İstanbul’da yeniden tutunduğu yer, bu kez bir matbaa olur.

‘ALLAH’IM BU NE HARİKA BASKI’
Düşüncenin üretimi sanatın estetiğinde Bedri Rahmi’nin resimleriyle bir somutluğa dönüşür. Bedri Rahmi’nin ilk kez karşılaştığı bu teknik ve onun sanata aktarılasının yolunu açan Osman Yalçın’ın, Sercan Ünsal’ın anılarını kitaplaştırıp tarihimize kazandırdığı yapıtındaki sözleriyle aktaralım o anı:
“(...). Bedri Rahmi Eyüboğlu, eşi Eren Eyüboğlu’nu basım evine çağırdım.
Taşbaskı makinelerinin nasıl çalıştığını onlara gösterdim. Bedri Rahmi dikkatle ve heyecanla baskı işini ve taşların baskıya hazırlanışını izledi. Sonra: ‘Reis, Allah’ım bu ne harika iş ne harika baskı!’ diye hayretini açığa vuruyordu.
Kısa bir konuşma yaptık. Birlikte Ramazan Arkın’a gittik. İkisi konuşup anlaştılar. Bundan sonra Bedri Rahmi ve eşi Eren her gün basımevine geldiler. Slinmiş taşların üstüne yerli Türk motiflerini, kendi özel konularını, özel mürekkeple taşlara işlediler. İşlenen konular sonra kartona basıldı. Renklendirildi. Hele renkli işlemek onları çok şaşırttı. Her istediklerini yapıyor, sonra istedikleri kadar çoğaltıyorlardı. Pek çok yapıt ortaya çıktı. Bunların içinde adıma imzalanmış olanları bugün salonumu süslemekte; bana geçmiş günlerin güzel duygularını anımsatmaktadır.”
YERLİ MOTİFLER VE HALK RENKLERİ
Osmanbey Matbaası’nın asıl tarihsel önemi, işte hikâyesini anılarına da anlatttığı, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun taşbaskıyla burada ilk kez karşılaşmasıyla kurduğu ilişkide belirir. Osman Yalçın’ın bu daveti Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu’nun sanat dünyalarında yepyeni bir kapıyı aralar. Taşın baskıya hazırlanışını Yalçın’dan izlemeleri, karşılarında yalnızca bir teknik süreci değil, sanatın çoğaltılabilir ve yaygınlaştırılabilir olanağını da buldular. Yerli motiflerin, halk renklerinin ve Anadolu’nun görsel hafızasının taş üzerine işlenip kâğıda aktarmaları, kalıplaşmış ve gelecekte daha da çok karşılaşacağımız yanlış algıyı da yıktılar Bedri ve Eren Eyüboğlu çifti. Resmin yalnızca seçkin çevrelere hitap eden, zengin işi bir sanat olmayacağını gösterdiler. Ve bu gerçeği Osman Yalçın’ın başında olduğu bir matbaadan tüm Türkiye’ye yayılmasını sağladılar. Seçkinci dar çevrenin sınırlarını yıkarak yaptılar bunu. Böylece sanat, ilk kez bu denli doğrudan biçimde halkın gündelik hayatına girer.

BELLEKTE KALAN VE YENİLENEN ZAMAN
Bugünden geriye bakıldığında, bu buluşmanın ardındaki görünmez emeğin Osman Yalçın’a uzandığı daha açık biçimde anlaşılır. Yıllar sonra yayımlanan çalışmalar, taşbaskı serüveninin başlangıcında onun belirleyici rolünü ortaya koyar. Ancak asıl tanıklık, kitap sayfalarından önce taşın belleğinde ve çoğaltılmış imgelerin dolaşımında saklıdır.
Bu hikâye, yalnızca iki sanatçı arasındaki karşılaşmanın öyküsü değildir. Aynı zamanda Köy Enstitüleri’nin taşıdığı eşitlikçi kültür anlayışının, baskı koşullarında bile başka kanallar bularak yaşamaya devam ettiğinin göstergesidir. Matbaa burada bir işyeri olmaktan çıkar; düşüncenin, dostluğun ve direncin mekânına dönüşür.
Bugün bu geçmişe bakarken hissedilen duygu, basit bir meslektaşlık gururunun ötesindedir. Aynı halktan yana durmanın, emeği ve sanatı ortak bir zeminde buluşturmanın sessiz sevincidir bu. Çünkü hatırlamak, yalnızca geçmişi anmak değildir; zamanın içinden yeniden konuşmasını sağlamaktır. Ve biz hatırladıkça, zaman kendini gerçekten yeniler.

SONRA BİR İMZA
Kısa, sade, gösterişsiz. Ama bazı imzalar, bir ömrün özetidir. Bazılarıysa bir çağın. Bir resmin altına yazılan isim, aslında iki insanın ortak zamanına yazılır. O andan sonra resim yalnızca bir sanat eseri değil, yaşayan bir anıdır. Duvara asılır ama zamana karışır. Yıllar geçer. Evler değişir. Şehirler uzaklaşır. Sesler azalır. Fakat bazı şeyler kalır. Bir duvarda asılı duran resim gibi. Bir dostluğun sessiz tanıklığı gibi. Bir çocuğun büyüyüp o hatıraya yeniden bakacağı gün gibi. Çünkü hatıralar yalnız geçmişe ait değildir. Geleceğe de yürürler. Bir gün başka bir salonda, başka bir duvarda, başka bir bakışta yeniden canlanırlar. Ve o an anlaşılır: Zaman dediğimiz şey aslında bir devirdir. İnsanlardan insanlara geçen görünmez bir emanet. Sanat da böyledir. Dostluk da. İnanç da. Hiçbiri tek bir hayata sığmaz. Bir resmin sessizliği, bazen uzun bir tarihten daha çok şey anlatır. Bir imza, bazen kalın kitaplardan daha derin iz bırakır. Ve bir hatıra, bazen bütün bir ömrün anlamını taşır. İnsan geriye baktığında şunu görür: Asıl kalıcı olan ne yoksulluk ne sürgün ne de kapanan kapılardır. Asıl kalıcı olan, birlikte direnmiş insanların birbirine bıraktığı ışıktır. O ışık bazen bir şiirde, bazen bir resimde, bazen de sadece bir hatırlayışta yaşar.
Ve biz hatırladıkça kendini yeniler zaman.
5 Şubat 2026/Kartal
BEDRİ RAHMİ'NİN İMZASI
Askerlik arkadaşımdır Sabahattin Eyüboğlu
Bedri meslektaşım, Mualla mimar
946'dan beri Pulur'dan yol arkadaşım
Beyoğlu'na düşerdi arada bir yolum
Bir yolunu bulup damlardım atölyesine Bedri’nin
Nerde olduğumu bilirdi beni arayanlar
Onunla dostluğumuz şarabın rengi rakıda demlenmeydi
Dem hanemiz olurdu Bedri’nin atölyesi
*
Bilirsin Köy Enstitüleri’ne kilit vurulduğu yıldı 947
Pulur’dan kovulmuş Sirer’in korumasındaydım
Korunaklıydım yani
“Onuncu Köy”ün on birinci yolcusuydum Pulur’da
Tenzile rütbeyle doğruca İstanbul’a uğurlanmıştım
Bizzat bakan Sirer gara gelmişti uğurlamaya
Bir kez daha Rezzan’la düştük İstanbul yollarına
Eski günleri anarak mektuplaştığımız o zamanlara
*
Derken birbirini kovalarken İstanbul günleri
Evimizin şenliğine bayramlık sevinç getirdi
Mehmet Rifat'ın çığlıkları
İstanbul günleri zorlu bakanlık emrinde maaşsız öğretmendi
üç ay olmuş ödemediler hâlâ Rezzan'ın maaşını
Tek maaş yetmeyecek belli çok çalışmak gerek
Öyle de yaptım
*
En zor günlerime yetişti Ramazan
Gazi Terbiye Enstitüsü Pedagoji’den arkadaşım
Şairdir kendisi tuttu elimden sadettin Kaynak’ın
Güfte yazarıdır şarkılarının aynı zamanda
*
Çemberlitaş'ta Osmanbey matbaasındayım Ramazan’ın
Kurşun kasalar taş baskı makineleri cankurtaranım
Bir de matbaa müdürlüğünü ekledi
Ramazan sıfathaneme
Keyfim dört köşe
*
Matbaada basılırmış eskiden Kuran-ı Kerimler
Taşlar temizlenir boya sürülür taşa yazılırmış kuran sözleri
Dikkatimi çekmişti taş baskı makineleri
Baskısı yapılabilirdi her şeyin onu anladım
*
Bedri’ye gittim Eren de atölyede
Alıp matbaaya getirdim onları
Anlattım taşbaskı makinelerinin marifetini
Deneme yapalım hadi dedim Bedri’ye
Meğer dünden hazırmış bedri elinde fırçası
Daldırıp taş baskı makinesinin özel mürekkebine
Sırtında Çocuğu Bir Köylü Kadın
Ölümsüzlüğünün resmini taşa işledi
Bayıldı taş sırtındaki fırçanın dansına
Motif işlenmiş eren çok mutlu
ilk taşbaskı denemesini yaptık Bedri’nin
Resmini imzalatıp aldım Bedri’den ilk baskısını
“Osman Yalçın kardeşe. Bedri Rahmi, 1952”
4 Şubat 2026/Kartal




