Takvimler 22 Eylül 1922’yi gösteriyordu. Türk ordusunun İzmir’e girişinin üzerinden yalnızca 13 gün geçmiş, Batı Anadolu’daki Yunan askerî varlığı büyük ölçüde sona ermişti. Ancak savaşın siyasi sonucu henüz kesinleşmemişti. Doğu Trakya hâlâ Yunan işgali altındaydı. İstanbul ve Boğazlar bölgesinde İtilaf kuvvetleri bulunuyordu. Türk birliklerinin Çanakkale yönündeki ilerleyişi ise yeni bir askerî karşılaşma ihtimalini gündeme getiriyordu. İngiltere’de yeni bir çatışma seçeneği tartışılırken Fransa ve İtalya buna sıcak yaklaşmıyor, diplomatik çözüm arayışı güç kazanıyordu. Tam da bu atmosferde Mustafa Kemal Paşa, İzmir’de gazeteci ve yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun karşısına geçti.

Yakup Kadri’nin sorusu tarihe geçti

Yakup Kadri’nin ilk sorusu doğrudan Büyük Taarruz sonrasında verilen ünlü emre ilişkindi. Mustafa Kemal Paşa, Dumlupınar zaferinin ardından ordulara “ilk hedef” olarak Akdeniz’i göstermişti. Yakup Kadri, “ilk hedef” denmesinin ikinci ve üçüncü hedeflerin de bulunduğu anlamına gelip gelmediğini sordu. Mustafa Kemal’in yanıtı netti: TBMM ordularının görevinin Misak-ı Millî hükümlerini gerçekleştirmek olduğunu söyledi. Türk halkının millî sınırları içinde özgür ve bağımsız yaşamasını temel hedef olarak gösterdi. Ancak görüşmenin tarihe geçen asıl bölümü bundan sonra geldi. Mustafa Kemal, askerî harekâtın siyasi girişimlerin sonuç vermediği noktada başladığını belirterek, siyasetin yeniden sonuç verebilecek hale gelmesinin hedeflere ordudan daha hızlı ulaşılmasını sağlayabileceğini ifade etti. Bu sözler, Büyük Taarruz’un hemen ardından Ankara’nın önündeki yeni yolun ipuçlarını taşıyordu.

“Boş yere kan dökmek istemedik”

Yakup Kadri bu kez açıkça sordu: Hedeflere orduyla mı, yoksa diplomasiyle mi ulaşılacaktı? Mustafa Kemal’in cevabı, 22 Eylül 1922 tarihinin en dikkat çekici mesajlarından biri oldu:

“Hiçbir zamanda boş yere kan dökmek istemedik ve istemeyiz.”

Mustafa Kemal, bunun hem milletin hem de TBMM’nin yaklaşımı olduğunu belirterek yeni çatışmaların zorunlu olmadığını vurguladı. Bu açıklama özellikle dönemin şartları düşünüldüğünde önem taşıyordu. Türk ordusu sahada büyük bir üstünlük elde etmişti; ancak önünde İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya meselesi duruyordu.

Zafer yeni talepler doğuracak mıydı?

Yakup Kadri’nin bir başka sorusu da dikkat çekiciydi. Yunan ordusunun ağır yenilgiye uğratılmasının ardından Türkiye’nin barış görüşmelerinde yeni şartlar ileri sürüp sürmeyeceğini sordu. Mustafa Kemal, TBMM Hükûmeti’nin zaferin etkisiyle temel hedeflerinden uzaklaşmayacağını söyledi. Ankara’nın daha önce ortaya koyduğu millî hedeflerin değişmediğini, yeni bir yayılma veya macera arayışının söz konusu olmadığını ifade etti. Böylece İzmir’den yalnızca Türkiye’ye değil, görüşmeleri takip eden Avrupa başkentlerine de siyasi bir mesaj verilmiş oldu.

İzmir’den de gönderilmişti: Deniz Göktaş’a destek veren imama soruşturma
İzmir’den de gönderilmişti: Deniz Göktaş’a destek veren imama soruşturma
İçeriği Görüntüle

Aynı gün Ankara’nın tercihi de diplomasi oldu

22 Eylül yalnızca gazeteciyle yapılan mülakat açısından önemli değildi. Döneme ilişkin kronolojilerde Mustafa Kemal Paşa’nın aynı gün Kâzım Karabekir Paşa’ya gönderdiği mesajda, askerî bakımdan güçlü durumda olunmasına rağmen siyasette ölçülü davranıldığını ve İstanbul ile Çanakkale meselesinin mümkünse siyasi yoldan çözülmesinin tercih edildiğini bildirdiği aktarılıyor. Bu yaklaşım birkaç gün içinde somut bir diplomatik sürece dönüşecekti.

Bir gün sonra tarihi nota geldi

22 Eylül’de İzmir’de verilen mesajların ardından 23 Eylül 1922’de İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanlarının ortak notası Mustafa Kemal Paşa’ya ulaştı. Notada askerî harekâtın durdurulması isteniyor; Türkiye’nin bir barış konferansına katılıp katılmayacağı soruluyordu. Ayrıca belirli koşullar altında Edirne dahil Doğu Trakya’nın Meriç’e kadar Türkiye’ye bırakılması gündeme getiriliyordu. Öncesinde Mudanya veya İzmit’te askerî bir toplantı yapılması da öneriliyordu. Mustafa Kemal, 29 Eylül’de verdiği cevapta Doğu Trakya’nın Türkiye’ye teslim edilmesi şartıyla Mudanya’da görüşme yapılmasını kabul etti. Görüşmeler 3 Ekim’de başladı ve 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı. Böylece Doğu Trakya, yeni bir büyük savaş yaşanmadan Türkiye’ye bırakılacak sürece girdi.

Aynı gün İzmir’in yaraları da gazetelerdeydi

22 Eylül 1922’nin İzmir açısından bir başka önemli yönü daha vardı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “İzmir Mektubu” başlıklı yazısı o gün İkdam gazetesinde yayımlandı. Falih Rıfkı Atay’ın İzmir izlenimleri de aynı tarihli Akşam gazetesinde yer aldı. Bu yazılar, Türk ordusunun kente girişinden birkaç gün sonra İzmir’de yaşananları ve büyük yangının ardından ortaya çıkan tabloyu dönemin gazetecilerinin gözünden aktaran önemli tanıklıklar arasında bulunuyor. Akademik araştırmalara göre Yakup Kadri yazısını 13 Eylül’de kaleme almış, İkdam ise 22 Eylül’de yayımlamıştı.

İzmir savaşın ardından diplomasinin de merkezi oldu

22 Eylül 1922’ye bugünden bakıldığında ortaya dikkat çekici bir tablo çıkıyor. 9 Eylül’de Türk ordusunun girdiği İzmir, yalnızca 13 gün sonra askerî zaferin siyasi sonuçlarının tartışıldığı merkezlerden birine dönüşmüştü. Mustafa Kemal’in Yakup Kadri’ye verdiği mülakatta ortaya koyduğu çizgi; millî hedeflerden vazgeçmemek, ancak mümkünse bunlara yeni bir savaş yerine diplomasi yoluyla ulaşmaktı. Ertesi gün gelen İtilaf Devletleri notası ve bundan yalnızca 19 gün sonra imzalanan Mudanya Ateşkesi, 22 Eylül 1922’de İzmir’de dile getirilen diplomasi seçeneğinin çok kısa süre içinde somut bir sürece dönüştüğünü gösterdi.

Kaynak: HABER MERKEZİ