SEMİ TEKTAŞ/İzmir Barosu seçimleri öncesinde projelerini açıklayan İzmir Avukat Hareketi’nin adayı Volkan Gültekin, avukatların ekonomik sorunlarına yönelik kooperatif projesini gündeme taşıdı. Gültekin, yaklaşık 15 bin avukatın bulunduğu İzmir’de mesleki giderlerin azaltılması için baronun öncülüğünde ortak alım sistemi oluşturacaklarını söyledi.
Gültekin, baro yönetimine gelmeleri halinde ilk haftalarda çalışma başlatacaklarını belirterek, öncelikle bir sipariş sistemi kurulacağını, ardından bu yapının kooperatife dönüştürüleceğini ifade etti. Projenin baro bütçesinden kaynak kullanılmadan, avukatların toplu pazarlık gücüyle yürütüleceğini dile getirdi.
Avukatların özellikle mesleğe yeni başladıkları dönemde ciddi ekonomik zorluklarla karşılaştığını vurgulayan Gültekin, avukatların yaşadığı sorunları birçok kalemde sıralarken çözüm önerilerini de dile getirdi.
“2 bin katsayısı üzerinden ruhsat bedeli alınsın”
Baro Genel Kurulu’nda gündeme alınması için 4 maddelik önerge verdiklerini buna karşın önergelerin gündeme alınmadığını ifade eden Gültekin, “Peki nelerdi bu öneriler? Bir tanesi Genç Avukatlar Meclisi'nin yeniden açılmasıydı. Diğeri Baro Meclisi'nin kurulmasıydı. Bir diğer önerimiz ise genç avukatların ruhsat bedelleriyle ilgiliydi. Stajını tamamlayan avukatlar, barodan avukatlık ruhsatlarını alırlar. Bu ruhsat, Adalet Bakanlığı sürecinden geçilmesi sonrası, üzerinde baronun başkanının ve Türkiye Barolar Birliği'nin Başkanının imzası ile teslim edilir. Ancak genç meslektaşlarımız ruhsat alırken herhangi bir ekonomik güvenceye sahip değildir. Aile desteği olmayan, öğrencilik hayatını yeni tamamlamış, staj döneminde çalışma kısıtlamaları nedeniyle gelir elde edememiş birçok genç meslektaşımız, mesleğe büyük bir ekonomik yükle başlıyor. Ruhsat bedelleri yüksek oranlarda belirleniyor. Bu bedel, memur maaş katsayıları üzerinden hesaplanıyor. 2 bin veya 8 bin ek gösterge katsayısı arasında bir değer üzerinden belirleniyor. Biz de şu öneriyi sunduk: Genç meslektaşlarımız için en düşük katsayı olan 2 bin katsayısı üzerinden ruhsat bedeli belirlenerek alınsın. Mesleğe yeni başlayan genç avukatlar en düşük maliyetle ruhsatlarını alabilsin. Ancak bu önerimiz de kabul edilmedi. Çünkü meslektaşlarımız çok zor şartlarda mesleğe başlıyor. Bu süreçleri dirençli atlatamayan ve maalesef intihar eden genç meslektaşlarımız da oldu. Bu nedenle baroların özellikle genç avukatları daha fazla desteklemesi ve kapsaması gerekiyor” şeklinde konuştu.
“Kooperatiflerin önü açılabilir”
Kooperatif modeli ile avukatların ciddi maddi yüklerinin azaltılacağına dikkat çeken Gültekin, “Bir diğer önerimiz de avukatların ekonomik yüklerini azaltmak amacıyla bir kooperatifi kurulmasına öncülük edilmesiydi. İzmir'de yaklaşık 15 bin avukat var. Büro mobilyaları, teknolojik cihazlar, kırtasiye ürünleri gibi birçok giderimiz bulunuyor. Baro, bu konuda öncülük edebilir. Biz seçimi kazanırsak, ilk haftalarda bu çalışmayı başlatacağız. Öncelikle bir sipariş formu oluşturacağız. Daha sonra bunu kooperatif yapısına dönüştürülmesi için öncülük edeceğiz. Örgütlü gücümüzü ve sayımızı kullanarak daha yüksek indirimler alınmasını sağlayacağız. Baro bütçesinden para harcanmayacak. Baro, avukatlar adına toplu pazarlık gücünü kullanacak. Daha sonra bu yapı bir kooperatife dönüşebilir. Düşünün; aldığınız ürünleri yüzde 50 daha uygun fiyatlarla temin ediyorsunuz. Bu sadece genç avukatların değil, tüm meslektaşlarımızın ekonomik sorunlarını hafifletecek bir adım olur. Müvekkil çevresi henüz oluşmayan veya düzenli geliri olmadığı zaman ekonomik olarak geriye düşmek kaçınılmaz oluyor. Üstelik devlet, bizlerden yüksek oranlarda vergi alıyor. Biz bu zorlukları bir şekilde aştık. Ben de hâlâ bu mücadeleyi veriyorum. Ancak genç avukatlar hem yöntemleri bilmedikleri hem de mesleğin gerçekleriyle karşılaştıklarında büyük hayal kırıklıkları yaşadıkları için daha fazla desteğe ihtiyaç duyuyor. Biz onlara umut olmak zorundayız” dedi.
“Baronun sahada olduğunu göstereceğiz”
Avukatların yaşadığı sorunları tek tek anlatan Gültekin, baroların bu sorunların çözümünde daha aktif olacağını söyledi. Gültekin, “Kooperatif yapılanması, ortak alımlar, ruhsat bedelinin memur maaş katsayısının en düşük seviyesinden yani 2 bin katsayısı üzerinden belirlenmesi, baro meclisinin kurulması ve burada genç avukat temsilcilerinin yer alması, genç avukatlar meclisinin yeniden oluşturulması gibi adımların tamamı genç avukatlar için bir dayanışma ve destek mekanizması oluşturacaktır. Bir başka önemli sorun ise hasar yönetim şirketleri. Hasar yönetim şirketleri yaklaşık 15 yıldır hayatımızda. Bu şirketler, "danışmanlık" adı altında faaliyet göstererek aslında avukatlık tekelini aşındıran bir yapıya dönüştü. Çünkü davaların takip edilmesi, hukuki işlemlerin yürütülmesi yalnızca avukatların yapabileceği faaliyetlerdir. Özellikle trafik kazaları ve buna bağlı tazminat davalarında, içerisinde kamu görevlilerinin de bulunduğu bazı kişiler aracılığıyla insanların kişisel verilerine ulaşıldığı, hatta bazı şirketlerin kaza yerine sağlık ekiplerinden veya kolluktan önce ulaştığı örneklerle karşılaşıyoruz. Bu şirketler vatandaşlara "Sizden hiçbir ücret istemiyoruz, hatta şu kadar ödemeyi peşin veriyoruz" diyerek vekalet alıyor. Ardından kendi çalıştıkları avukatlar üzerinden yüksek bedelli sözleşmeler düzenleniyor ve hem vatandaş hem de avukatlık mesleği zarar görüyor. Oysa Avukatlık Kanunu'nun 48. maddesi çok açık. Avukata iş getirmek suçtur ve bu durum soruşturmayı gerektirir. Bir yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. Biz baro yönetimine gelirsek, Avukatlık Kanunu'nun 48. maddesinin bu alanda etkin şekilde uygulanmasını sağlayacağız. Hasar yönetim şirketlerinin işleri tekelleştirmesi, avukatlara aracılar üzerinden dosya dağıtılması hem hukuka aykırı hem de avukatlık alanını daraltan bir uygulamadır. Bu şirketler zaman içerisinde güçlü bir lobi oluşturma noktasına geldi. Bu şirketlerle çalışan avukatları çağıracağız, dosyalarını inceleyeceğiz. Vatandaşlara nasıl ulaştıkları, kişisel verilere nasıl eriştikleri, bu dosyalarda herhangi bir aracılık veya hukuka aykırı yönlendirme olup olmadığı araştırılacak. Baronun sahada olduğunu göstereceğiz” açıklamasında bulundu.
Gültekin’in konuşmasının önemli başlıkları şu şekilde;
“Mesele avukat sayısı değil niteliği”
Türkiye genelinde avukat sayısı 200 bini aşmış durumda. Nüfusumuz da 80 milyonu geçti. Bugünkü bakış açısıyla avukat sayısının fazla olduğu söylenebilir. Ancak asıl tartışılması gereken konu sayı değil, bu sayının nasıl oluştuğudur. Liyakat esaslarına uygun hukuk fakülteleri mi açıldı? Yeterli akademik kriterler sağlandı mı? Bir dönem hukuk fakültesi sayısı 117'lere kadar çıktı. Şimdi azaltılmaya çalışılıyor. İktidarın barolarla mücadelesinde ilk olarak eğitimin niteliği aşağıya çekildi. Hukuk fakültelerinin kalitesi düşürüldü. Barolar Birliği de bu konuda uzun süre yeterli tepkiyi gösteremedi. Özellikle özel üniversitelerde, yeterli akademik kadroya ve altyapıya sahip olmayan, kamuoyunda "merdiven altı" olarak nitelendirilen hukuk fakülteleri ortaya çıktı. Bir bina satın alınıp her katına farklı bir bölüm açılarak hukuk eğitimi verilmeye çalışılan örnekler gördük. Bizler zamanında daha yüksek puanlarla hukuk fakültelerine girdik. Sonrasında eğitim kalitesinin düşürülerek hukuk fakültelerine erişimin kolaylaştırılması, mesleğin niteliği açısından ciddi bir adaletsizlik oluşturdu. Bu nedenle öncelikle tartışılması gereken konu avukat sayısı değil, hukuk eğitiminin niteliğidir.
“Avukatların alanı daraltıldı”
Bunun yanında vatandaşların avukatla daha fazla buluşmasını sağlayacak düzenlemelere ihtiyaç var. Örneğin arabuluculuk görüşmelerinde zorunlu avukatlık sistemi getirilebilir. Bugün işçi ile şirket arasındaki arabuluculuk görüşmelerinde çoğu zaman şirketin avukatı bulunuyor. İşçi ise ekonomik nedenlerle avukat desteği alamıyor. Böylece iki taraf arasında ciddi bir güç eşitsizliği oluşuyor. Bir işçi düşünün; aylarca maaş alamamış, ekonomik olarak zor durumda ve arabuluculuk görüşmesine geliyor. Avukata ücret ödeyecek durumda değil. Hayatın bu tarafına da bakmak gerekiyor. Dezavantajlı gruplar için zorunlu vekillik mekanizmaları oluşturulmalı. Avukat sayısı fazla değil. Asıl sorun, avukatlık alanlarının daraltılması ve avukatlık hizmetinin etkin kullanılmamasıdır. Vatandaşların hukuki güvenliği açısından da avukatların daha fazla süreç içerisinde yer alması gerekir. Örneğin; 12. Yargı Paketi kapsamında, özellikle yüksek bedelli gayrimenkul satışlarında avukat yardımı veya temsilinin zorunlu hale getirilmesi planlanmaktadır, biz bu öneriyi destekliyoruz. Bu sayede, gayrimenkul işlemlerinde yaşanan birçok hukuki hata bu şekilde önlenebilir. BU işlemler dışında tüm ipotek işlemlerinde, menkul rehni işlemlerinde de Avukatla temsil zorunlu olmalıdır. Bizdeki sorun sistemsizlikten kaynaklanıyor. Bu noktada baroların ve Barolar Birliği'nin de sorumluluğu var. Maalesef uzun yıllar boyunca bu kurumlar olması gereken ağırlığı ortaya koyamadı. Bazı meslektaşlarımız da bu makamları mesleğin sorunlarını çözmekten çok kişisel kariyer hedefleri için kullandı. Avukatların örgütsüzlüğünün de bunda payı var. Günlük mesleki sorunlarla mücadele ederken bu büyük yapısal sorunlara yeterince zaman ayıramıyoruz.
“Mesleğin gerçek sorunlarını bilen yöneticileri seçmesi gerekiyor”
Adliye işleyişinde de benzer bir durum var. Vatandaş dışarıdan fark etmeyebilir ancak adalet mekanizmasının birçok yükü avukatların üzerine bırakılmış durumda. Adalet sisteminin yapması gereken birçok işi avukatlar yerine getiriyor. Bu durum, zamanla mesleki bir angaryaya dönüşmüş durumda. Baroların yönetim anlayışında da liyakat ve mesleki deneyim önemli olmalı. Örneğin geçmişte Barolar Birliği Başkan’ının daha sonra büyükelçilik görevine atanması tartışmalara neden oldu. Özellikle meslek pratiğinden uzak, adliye koridorlarını, icra dairelerini, karakol süreçlerini yeterince deneyimlememiş kişilerin avukatlık meslek örgütlerinde en üst noktalara gelmesi, meslektaşlarda soru işaretleri oluşturdu. Avukatların kendi içinden, mesleğin gerçek sorunlarını bilen yöneticileri seçmesi gerekiyor. Ancak burada da başka sorunlar yaşandı. Bazı baro başkanları, Barolar Birliği yönetimine aday olurken mevcut görevlerinden ayrılmadı. Bir süre iki görevi birlikte yürüttü. Hatta bazı örneklerde baro başkanlarının milletvekili adaylığı için görevlerinden ayrıldığı görüldü. Bunlar mesleğin etik anlayışıyla bağdaşmayan uygulamalardır. Barolar Birliği, baroların vesayet makamı değildir. Türkiye'deki sistemde barolar bağımsız meslek örgütleridir. Aralarında hiyerarşik bir ilişki bulunmaz.
“Seçime değil, yapıya müdahale ediliyor”
Seçime müdahaleden ziyade seçilmişe müdahale söz konusu. İkinci baroların kurulmasıyla birlikte özellikle İstanbul ve Ankara gibi büyük barolarda iktidar yanlısı grupların etkili olduğu söylenemez. Bu gruplar zaten aday çıkarmıyor, ikinci barolar bu anlamda beklenen siyasi karşılığı oluşturmadı. Bunu öncelikle belirtmek gerekiyor. Burada doğrudan seçime değil, baroların bağımsız yapısına yönelik bir müdahale söz konusu. Baroların uluslararası güvenceleri var. Havana Kuralları olarak bilinen, avukatlık mesleğinin bağımsızlığına ilişkin Birleşmiş Milletler ilkeleri ve Avrupa standartları çerçevesinde meslek örgütlerinin korunması gerekiyor. Barolar, iktidarın istediği şekilde yönlendirebileceği sıradan bir kurum değildir. Bu tür müdahaleleri, örgütlü gücümüzle ve hukuki mücadeleyle karşılayacağız. Zaten bu tür girişimlerin hukuki bir karşılığı da bulunmuyor. İstanbul Barosu hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde de bunun örneklerini gördük. Barolar Birliği seçimleri açısından da geçmişte müdahale örnekleri yaşandı. Özellikle TBB Başkanlığı’nda Metin Feyzioğlu'nun yönetimde kalması için iktidarın destek verdiği bir dönem oldu. Avukatlara yeşil pasaport hakkı gibi bazı düzenlemeler de bu süreçte gündeme getirildi. Ancak avukatlar bu tür adımlara rağmen tercihlerini yaptı ve Metin Feyzioğlu yönetiminin devam etmesini istemedi.
“Biz alanda olmak zorundayız”
Çok güzel sözler söylüyoruz, baronun birçok açıklamasının da arkasında duruyoruz. İmza atıyoruz. Ancak mesele sadece açıklama yapmak değil. Bunun bir mekanizmasını kurmamız gerekiyor. Gelin birlikte çalışalım diyoruz. Ama ortada bir mekanizma yoksa, biz hukuk otoritesiyiz diyerek büyük cümleler kurmamız doğru değil. Biz alanda olmak zorundayız. Hak ihlali raporlarımızın olması gerekiyor. Örnek davalarımızın, saha çalışmalarımızın olması gerekiyor. Bunları gündeme taşıyacak bilimsel çalışmalar üretmemiz gerekiyor. Sadece cümle kurup havaya bırakmanın anlamı yok. İstanbul Barosu'nda geçmişte Ümit Kocasakal döneminde, İzmir Barosu’nda hemen hemen her dönem kronik olarak benzer bir yaklaşım vardı. Çok sert ve büyük açıklamalar yapılırdı. Ancak avukatlar "Gelin bunun arkasını dolduralım, somut çalışma yapalım" dediğinde yeterli karşılık bulunamazdı. Bugün de benzer bir sorunla karşı karşıyayız. Bu, baro elitizmi ve baro bürokrasisidir. Biz bu anlayışın karşısına dinamizmi ve örgütlü bir yapıyı koyuyoruz. Sözün, yetkinin ve kararın avukatlara ait olduğu bir baro anlayışı için adayız. Komisyonlar ve merkezler gerçek anlamda karar mekanizmaları olacak. Çünkü hiçbir düşünce, hiçbir kişinin tekeline bırakılamaz. Biz alanda olmak zorundayız, Sözün, yetkinin ve kararın avukatlara ait olduğu bir baro anlayışı için adayız. Komisyonlar ve merkezler gerçek anlamda karar mekanizmaları olacak. Çünkü hiçbir düşünce, hiçbir kişinin tekeline bırakılamaz.
“Baro bünyesinde bir etik kurul oluşturacağız”
Avukatlık yaparken meslekle bağdaşmayan işleri yürütmemek gerekir. Ticaret de bu kapsamda değerlendirilen alanlardan biridir. Elbette bir şirket ortağı olmak, farklı bir durumdur. Ancak fiilen ticari faaliyetin içinde olmak, o işi yürütmek başka bir şeydir ve meslek açısından ciddi sorunlar doğurabilir. Özellikle avukatlık mesleğinin geleceğini belirleyen, baro gibi kurumlarda görev alan kişilerin sadece avukatlık mesleğine odaklanması etik açıdan da beklenen bir durumdur. Zaten kanun da bu konuda sınırlar koymaktadır. "Bir şirketin ortağıyım ama o işle doğrudan ilgilenmiyorum" şeklindeki açıklamalar her zaman inandırıcı olmayabilir. Çünkü; burada önemli olan sadece hukuki şekil değil, mesleğin etik değerleridir. Geçmişte baro yönetimlerinde görev yapan bazı meslektaşlarımızın başka ticari faaliyetlerle de ilgilendiğini gördük. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Eğer bugün hâlâ bu tür uygulamalar devam ediyorsa, bu meslek kültürü açısından üzücüdür. Biz bu nedenle baro bünyesinde bir etik kurul oluşturacağız. Programımızda da bu yer alıyor. Çünkü disiplin hukukunun her alanı kapsamadığı, gri alanların bulunduğu durumlar var. Bu alanlar etik kurul aracılığıyla değerlendirilebilir. Meslek kültürü yalnızca disiplin cezalarıyla oluşmaz. Etik değerlerle, meslek bilinciyle ve ortak anlayışla oluşur. Avukatlık yaparken meslekle bağdaşmayan işleri şirketler veya farklı yapılar üzerinden yürütmek, kanunun arkasından dolaşmak anlamına gelir. Bu etik değildir.
“Avukat meslektaş çalışanım olmadı”
Şimdi bizim listemizde çalışanı olan avukat bulunmuyor. Benim de hiçbir zaman avukat meslektaş çalışanım olmadı. Yalnızca sekreter desteğiyle çalıştım. Ben farklı bir gelenekten geliyorum. Paylaşma ve dayanışma anlayışını esas alıyorum. Stajyer avukat arkadaşlarıma ofis açmaları konusunda destek olduğum, birlikte çalıştığım dönemler oldu. Ancak hiçbir zaman "30-40 avukatım var, bugünlere onlar sayesinde geldim" gibi bir söylemi bir başarı ölçütü olarak görmedim. Patronluğu, bir erdem olarak sunmadım. Bu anlayışın baro siyaseti ve meslek kültürü açısından doğru bir yere oturmadığını düşünüyorum. Çünkü; alan sizi belirler. İçinde bulunduğunuz çalışma biçimi, yaptığınız iş ve yaşam tarzınız mesleki duruşunuzu şekillendirir. Eğer, alternatif bir anlayış ortaya koyuyorsak, bunu da farklı bir kültürle yapmak zorundayız. Avukatlık bağımsız yapılması gereken bir meslektir. Bağlı çalışma biçimleri, birçok açıdan sorunlar barındırabilir. Özellikle stajyer avukatların bu sistem içerisinde sömürülmemesi gerekir. Stajyer arkadaşlarımızın temel amacı mesleği öğrenmek, kendilerini geliştirmek ve nitelikli bir hukuk pratiği kazanmaktır. Bu nedenle listemizi oluştururken de çok dikkatli ve özenli davrandık.
“Kadın meslektaşlarımıza daha çok yer verdik”
Kadın meslektaşlarımız listemizde daha fazla yer alıyor. Burada kullandığımız kavram aslında "pozitif ayrımcılık" değil, insan hakları hukukunda tercih edilen ifadeyle "geçici özel önlem" yaklaşımıdır. Çünkü; pozitif ayrımcılık kavramı, bazı durumlarda eşitsizliğin kalıcı olduğu ve dezavantajlı grupların sürekli desteklenmesi gerektiği varsayımını içinde barındırabilir. Oysa insan hakları hukukunda esas olan, eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik geçici ve hedefli önlemlerdir. Biz de bu anlayışla kadın meslektaşlarımızın yönetimlerde ve listelerimizde daha fazla yer almasını sağladık. Liste oluşturma sürecimiz de tek kişinin kararıyla gerçekleşmedi. Eğilim yoklamaları, kurullar ve uzun tartışmalar sonucunda isimler belirlendi. Bizim için en önemli kriter liyakatti. Bunun yanında önceliklerimizden biri de mesleğe patronaj ilişkileri üzerinden bakmayan, bağımsızlığını merkeze alan, kendi mesleki pratiğini özgür biçimde sürdüren meslektaşlarımızla bir yapı oluşturmaktı. Listemizde daha önce Çağdaş Avukatlar Grubu'na ya da Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu'na oy vermiş meslektaşlarımız da bulunuyor. Bu nedenle bizim en önemli özelliklerimizden biri çeşitliliğimiz. Örneğin farklı siyasi görüşlere sahip avukatların, sosyalist görüşlü meslektaşların, yerelde saygın kabul edilen hukukçuların aynı yönetimde yer aldığı örnekler gördüm. Ve bu yapıların oldukça uyumlu çalışabildiğine tanık oldum. Bunun İzmir'de de mümkün olduğunu düşünüyoruz.
“Vatandaşların sorunlarına da değiniyoruz”
"Yalnız Değilsin İZAH (İzmir Avukat Hareketi) Var" diye bir sloganımız ve bu anlayışla oluşturduğumuz bir çalışma alanımız var. 19 Mart'ta vatandaşlarımız, yargının siyasallaşmasına yönelik tepkilerini göstermek amacıyla sokağa çıktı. O süreçte baronun çok daha etkin bir şekilde hukuki alana müdahil olması, vatandaşların hukuk güvenliğini koruyacak çalışmalar yürütmesi gerekirdi. O dönemde birçok kişi yakalama ve gözaltı işlemlerine maruz kaldı, haklarında davalar açıldı. Gerekçe olarak da valilik tarafından alınan toplantı ve gösteri yürüyüşü yasağı gösterildi. Ancak bu kararın hukuka aykırı olduğu yönünde önemli Anayasa Mahkemesi kararları ve içtihatlar bulunuyordu. Buna rağmen kolluk işlemleri bu yasak kararı üzerinden yürütüldü ve vatandaşlar çeşitli suçlamalarla yargılandı. Bizim grubumuzdan bir arkadaşımız bu konuda idari dava açtı ve valilik kararının hukuka aykırı olduğunu ileri sürdü. Mahkeme de bu başvuruyu haklı buldu ve karar iptal edildi. Bu karar, çok önemliydi. Çünkü hukuka aykırı yasaklama kararının ortadan kaldırılmasıyla birlikte, bu karar nedeniyle yargılanan vatandaşların beraat süreçlerinin de önü açılmış oldu. Burada şunu görüyoruz: İzmir Avukat Hareketi sadece avukatların mesleki sorunlarıyla ilgilenen bir yapı değildir. Vatandaşların hukuk güvenliği açısından da sorumluluk taşıyan bir anlayışa sahiptir. Aslında bu davayı açmak ve vatandaşların yanında durmak baronun öncülük etmesi gereken bir görevdi.
“Sosyal medya baroculuğuna son vereceğiz”
Baroların güçten düşmesinin ve toplum nezdindeki etkisini kaybetmesinin nedenlerinden biri de alandan çekilmiş olmalarıdır. Baroların alandan çekilmemesi gerekir. Özellikle İzmir Barosu'nda da gördüğümüz en önemli sorunlardan biri budur. Sosyal medyanın hayatımıza bu kadar yoğun girmesi, baroların görünürlüğünü artırdı. Bu aslında olumlu bir gelişmeydi ancak barolar bunu yanlış kullandı. Bir konu hakkında açıklama yapmak, sosyal medyada bir paylaşım yapmak ve gündem oluşturmak; baronun soruna temas ettiği, çözüm için harekete geçtiği algısını oluşturdu. Ancak çoğu zaman açıklamanın arkasında gerçek bir mekanizma kurulmadı. Dava açılmadı, raporlama yapılmadı, hukuki takip gerçekleştirilmedi. Bu yalnızca İzmir Barosu'na özgü bir sorun değil. Türkiye genelinde gördüğümüz bir durum var: Sosyal medya baroculuğu. Baronun görevi, bireysel olarak tepki gösteren bir meslektaştan farklı olmaktır. Bir avukat sosyal medyada kendi tepkisini ortaya koyabilir, bu değerlidir. Ancak baro bunun ötesine geçmelidir. Baro o tepkiyi örgütlemeli, hukuki mekanizmaları kurmalı, alanda olmalı ve daha fazlasını yapmalıdır. Zaten kanunun barolara yüklediği görev de budur.
“Stajyer avukatların soruları dillendirilmeli”
Biz bugün de staj sisteminin yeniden ele alınması gerektiğini savunuyoruz. Stajın tamamının avukat yanında yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Böylece hem stajyer avukatların sağlık güvencesi bir yıl boyunca sağlanabilir hem de genç meslektaşlarımız daha uzun süre usta-çırak ilişkisi içerisinde mesleği öğrenebilir. Adliye stajlarında pratik anlamda yeterli verimin alınamadığını görüyoruz. Hâkim ve savcıların yoğun çalışma koşulları nedeniyle stajyerlerle yeterince ilgilenemediği durumlar yaşanabiliyor. Staj eğitimlerinin de daha etkin hale getirilmesi gerekiyor. Eğitimlere katılımın sağlanması ve staj sürecinin gerçekten mesleki gelişime katkı sunması için alanda denetim mekanizmaları oluşturulmalı. Elbette stajın tamamen avukat yanında yapılması için yasal düzenleme gerekiyor. Buna ilişkin çalışmalarımız ve önerilerimiz olacak.




