SEMİ TEKTAŞ/İzmir Ticaret Borsası 10 Ekim’de sandık başına gidiyor. İki adaylı geçmesi beklenen seçimde mevcut Meclis Başkanı Ömer Gökhan Tuncer ve geçmiş dönem Meclis Başkanı ve Tekstil Elyafı vb. Toptan Ticareti Meslek Komitesi Başkanı Barış Kocagöz yeni dönem için yarışacak.
Yönetim Kurulu Başkan Adayı Barış Kocagöz, yeni dönem vizyonunu ve projelerini anlattı. Adaylık kararının meslek gruplarından ve üyelerden gelen yoğun talep üzerine şekillendiğini ifade eden Kocagöz, göreve gelmeleri halinde İzmir Ticaret Borsası’nı daha güçlü, itibarlı ve üyeleriyle daha etkin iletişim kuran bir yapıya taşımayı hedeflediklerini belirtti.
Kocagöz, İzmir Ticaret Borsası’nın simgesi olan tarihi binaya yeniden dönmek istediklerini vurgulayarak, bu yapının yalnızca bir hizmet binası değil, borsanın kimliği ve hafızası olduğunu söyledi. Restorasyon sürecinin dikkatli ve planlı yürütülmesi gerektiğini belirten Kocagöz, uygun koşullar oluştuğunda tarihi binayı yeniden aktif hale getirmeyi amaçladıklarını dile getirdi.
“Üyelerin talep ve baskısıyla aday oldum”
İTB Başkanlığı aday olma süreci hakkında bilgi veren Kocagöz, “Adaylık süreci tamamen aidiyet duygusuyla ve tekrar aday olma sorumluluğunu ciddi anlamda hissettiren meslek grubundaki arkadaşlarımızın talepleriyle gelişti. Tabandan başlayan, daha sonra meslek gruplarında büyüyen bir talep ve baskı oluştu. Aday olmam konusunda birçok arkadaşımızın desteğini ve beklentisini gördüm. Bu nedenle böyle bir karar vermek zorunda kaldım. Adaylık ile ilgili bir tereddüdüm yok. Aday olduktan sonra görevimiz neyse onu en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. Projelerimizle, borsamız için en doğru olan neyse onu hayata geçirmek için mücadele edeceğiz. Dolayısıyla göreve gelirsek birçok konuda borsamızı daha iyi bir konuma taşımak, itibarını yükseltmek ve üyelerimize daha güçlü hizmet sunmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız” şeklinde konuştu.
“Eski binamız bizim kimliğimiz, geri dönmek istiyoruz”
Tarihi İTB binasına geri dönmek için çalışmalar yürüteceklerini açıklayan Kocagöz, “Aslında neleri eksik gördüğümüzden çok, bizim neleri yapmamız gerektiği önemli. Çünkü eksik olan şeyleri tamamlamak, bizim kendi hedeflerimiz doğrultusunda gerçekleştirmemiz gereken projeler anlamına geliyor. Bu nedenle geçmiş dönemi eleştirmekten ziyade, kendi amaçlarımız doğrultusunda hangi projelere öncelik vereceğimiz önemli. Bizim çok önemli bir anıtımız olan İzmir Ticaret Borsası en değerli varlıklarımızdan biri. O bina bizim adeta amblemimiz, kimliğimiz. O binayla gurur duyuyoruz. Tekrar o binaya dönmek istiyoruz. İçine dönmek çok kolay değil. Öncelikle ciddi bir tadilat gerekiyor. Burası tarihi eser niteliğinde bir bina olduğu için yapılacak çalışmaların çok hassas ve planlı yürütülmesi gerekiyor. Aynı zamanda ciddi bir bütçe gerektiriyor. Yapılan incelemeleri değerlendirerek, en hızlı ve doğru şekilde neler yapabileceğimize bakacağız. Bu projeyi mümkün olan en kısa sürede hayata geçirmek istiyoruz. Tekrar kendi binamıza dönmek istiyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
“Meclis toplantılarımızı kendi binamızda yapmak istiyoruz”
Aylık olağan meclis toplantılarının tarihi binadaki meclis salonunda yapmak istediklerini ifade eden Kocagöz, “Ancak bu dönüşün amacı sadece yönetimsel olarak eski binaya geçmek değil. Aynı zamanda işlem salonlarımızı yeniden canlandırmak. Örneğin Pamuk Salonu... Tarihi değeri çok yüksek olan Pamuk Salonu'nda, yuvarlak korbey sistemiyle yapılan işlemler bizim için çok önemliydi. Ancak şu anda kiralık bir binada faaliyet gösterdiğimiz için bu yuvarlak korbey imkânı bulunmuyor. Eski tarihi binamızdaki yüksek tavanlı, özel atmosfere sahip alanların benzerini bugün bulmak mümkün değil. Bunun yanında, eski binamızın ikinci katındaki Üzüm Salonu da faaliyetlerine son vermek zorunda kaldı. Onu da yeniden canlandırmak istiyoruz. Bunu yaparken bölge borsalarıyla iş birliği içerisinde hangi projeleri geliştirebileceğimizi değerlendireceğiz. Haftada bir yapılabilecek bazı ürün seansları düzenlemek istiyoruz. Ancak bunlar kiralık binalarda yapılabilecek çalışmalar değil. Bu nedenle tarihi binalarımıza geri dönmek, aynı zamanda borsamızın itibarını yükseltmek anlamına geliyor. Bunun yanında işlem salonlarımızın yeniden aktif hâle gelmesi ve daha güçlü bir yapıya kavuşması anlamına geliyor. Bütün bunların dışında meclis toplantılarımızı da yeniden kendi binamızda yapabilmek istiyoruz” dedi.
Kocagöz’ün konuşmasının satırbaşları şöyle;
“İzmir, ticaretin başkenti”
Ege Bölgesi'ndeki bütün ticaretin merkezi aslında İzmir. Özellikle tarım ürünleri ticaretinde, tarihten gelen liman kenti özelliğiyle gelişmiş; tüccarlarının yoğun olduğu, ticaret kültürü güçlü bir kent olmasıyla da önemli bir konuma sahipti. Dolayısıyla bu yeniden mümkün olabilir. Bugün bu özelliğin bir miktar kaybolmaya başlaması aslında İzmir'in bir kent üstünlüğü meselesi değil. Bu tamamen ortak hareket etme meselesi. Örneğin Ege'nin farklı kentlerinden tüccarlar buraya gelip daha fazla iş yapıyor ve kendi şehirlerine döndüklerinde daha fazla kazanabiliyorlarsa, bu birliktelikten bir güç doğuyor demektir. Çünkü insanları bir araya getirecek ortamları ve imkânları ne kadar fazla oluşturursanız, ticaret hacmi de o kadar gelişir. Mevcut potansiyelin üzerine bu şekilde çıkabilirsiniz. İşte İzmir Ticaret Borsası tam da bu noktada olayın öncüsü olabilir. Bunun gerçekleşmesi için çalışmamız gerekiyor. Peki ne yapmamız gerekir? Öncelikle insanları buraya bir çekim merkezi olarak yönlendirecek hizmetler üretmemiz gerekiyor. Burada özellikle tarımsal ticaretten bahsediyorum. Borsanın asli görevlerine odaklanmayı amaç edinmesi ve gücünü, kaynaklarını bu alana yönlendirmesi gerekiyor. Dolayısıyla tüccarları ve sektör temsilcilerini buraya çekecek hizmetler sunmalısınız. Örneğin buraya geldiğinde işlem yapacak bir tüccara, ürünleriyle ilgili farklı analizleri alıcılara sunma imkânı sağlayabilirsiniz. Böyle cazibe oluşturacak hizmetlerle İzmir Ticaret Borsası'nın da çekim gücü artırılabilir.
“Tarımda yağmurlama ve damlama sulama sistemlerine geçilmeli”
Su kullanımı ve tarım ürünlerinin su israfıyla ilgili bazı değerlendirmeler gerçeği tam olarak yansıtmıyor. Tarımda kullanılan sulama suyu toprağa ulaşıyor. Yer çekimiyle birlikte aşağıya doğru hareket ediyor. Dolayısıyla bölgesel boşluklardan oluşan yer altı su kaynaklarımız, yani artezyen kaynaklarımız zaten bu şekilde besleniyor. Çiftçi su haznesine bir boru indiriyor. Kimisi 100 metre, kimisi 500 metre derinlikte olabilir. Sonuçta o kaynakları yine besleyen bir döngü oluşuyor. Sulama yapıldığında bitki ihtiyacı olan suyu alıyor, geriye kalan su da yer altındaki hazneye ulaşıyor. Denize dökülmediği sürece... Çok az bölümü de buharlaşma yoluyla kayboluyor. Ancak o buharlaşan su da atmosferde tekrar su döngüsüne giriyor ve geri dönüyor. Asıl dikkat etmemiz gereken nokta kirlenen suyun bir daha kullanılamaz hâle gelmesi. Buna çok dikkat etmemiz gerekiyor. Nehirlerimizi sanayi atıklarıyla ve diğer kirleticilerle kirletmemeliyiz. İkinci olarak, tarımsal ilaçlamalarda kullanılan ilaçların atıklarına dikkat etmemiz gerekiyor. Üçüncü ve en önemli tasarruf alanlarından biri ise yağmurlama ve damlama sulama sistemlerine mümkün olduğunca geçmek.
“Sulamada yasal düzenleme yapılabilir”
Bu sadece Ege'nin problemi değil, Türkiye'nin genel bir problemi. Aslında Bakanlığımız bu konuda çeşitli destekler verdi. Ancak bu desteklerin uygulanmasında bazı sorunlar var. Gelişmeyi ve kullanımın yaygınlaşmasını engelleyen bazı noktalar bulunuyor. Burada bir uzlaşma sağlanabilir. Örneğin şöyle bir durum var: Deniyor ki "Artezyen kuyu açmak yasak." Diğer taraftan devlet diyor ki "Ruhsatın var mı? Ruhsatın yoksa sana damlama sulama desteği vermiyorum." Şimdi çiftçi bunu kullanamıyor. Kullanamayınca ne yapıyor? Eğer artezyen kuyusu kaçaksa, salma sulama yöntemine yöneliyor. Bu sefer de asıl su israfı ortaya çıkıyor. Yani zarar yine ülkemize dönüyor. Dolayısıyla şöyle bir düzenleme yapılabilir: Damlama sulama projesi sunan ve bunu uyguladığını belgeleyen üreticiye, sadece damlama sulamada kullanmak üzere artezyen kuyusu açma izni verilebilir. Ama kişi izin aldıktan sonra damlama sulama sistemini kurmaz, kullanmaz ve hâlâ salma sulama yaparsa, o zaman devlet gerekli yaptırımı uygulayabilir. Böyle çözümler üretilebilir. Bu tür uygulamalar önemli. Çünkü hem yağmurlama hem de damlama sulama sistemleri, kuraklıkla mücadelede çok değerli önlemler. Özellikle damlama sulama, su tasarrufu açısından en etkili yöntemlerden biri.
“Gençler tarımı terk ediyor”
Tarımda genç nüfusu kaybediyoruz. Genç nüfusu kaybederken, geçmişten beri çiftçilik yapan gençlerin babaları ve dedeleri tarımda kalıyor. Tabii tek tük örnekleri bunun dışında tutuyorum. Bazı gençler var ve gerçekten çok modern tarım yapıyorlar. Ama geriye kalan büyük çoğunluk, modern tarıma da oldukça temkinli yaklaşıyor. Ayrıca "Benim şurada 10-20 senem kalmış. Yapsam ne olur, yapmasam ne olur?" diye düşünüyor. "Eski düzeni devam ettireyim" diyor. Bu sefer de ülkemizde tarımsal verimlilik artmıyor. Gençlerin tarıma dönmesi çok önemli. Ama bu maalesef çok kolay bir şey değil. Sadece birkaç önlem alınarak çözülebilecek bir mesele de değil. Gençlerin tarıma, eski aile çiftliklerine geri dönmesi için öncelikle oradan para kazanabiliyor olmaları gerekiyor. En büyük problem bu. Genç görüyor ki babası, dedesi para kazanamıyor. Pamuk ekiyor, para yok. Başka bir ürün ekiyor, yine para yok. Bazı yıllarda üç beş kuruş kazanılsa bile gençler bunu yeterli görmüyor. Bunun yanında kırsaldaki yaşam koşulları da onlara şehirdeki yaşam kadar cazip gelmiyor. Bütün bunları bir arada değerlendirdiğinizde gençler kırsalda kalmak istemiyor.
“Dünya bu sorunu yaşıyor”
Tarım kazandırmaya başlasa, modern tarımı gençlere aşılayabilsek, birim alandan çok daha fazla verim elde edebilecekleri sofistike ürünlere yönelmelerini sağlayabilsek durum değişebilir. Seracılığı ülkemizde geliştirsek ve çok daha farklı noktalara taşısak... Kolay değil ama farklı yöntemler geliştirilebilir. Sıcak su kaynaklarımızın bulunduğu bölgelerde mesela gençlere pozitif ayrımcılık uygulayabiliriz. "Gel, sen burada seracılık yap. Sıcak su benden ama üretimi sen yapacaksın. Al sana bir de destek" diyebiliriz. Bu tür modeller geliştirip yaygınlaştırılırsa önemli çözümler ortaya çıkabilir. Ama bu çok uzun, zorlu ve meşakkatli bir süreç. Çünkü bu aslında toplumsal bir mesele. Eminim bu sorun yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Dünyanın birçok ülkesinde benzer bir sorun yaşanıyordur.
“Ankara’ya bir konuyu kabul ettirmek emek ister”
İTB, geçmişte olduğu gibi gelecekte de Ankara nezdinde etkili olabilecek bir yapıya sahip. Ben bunu borsadaki görevlerimde de çok yaptım, kullandım. Ankara her zaman İzmir Ticaret Borsası'na kulak verir. Önerilerini ve görüşlerini her zaman önemser. Ancak Ankara'ya bir konuyu kabul ettirmek çok kolay değil, emek ister. Bunun için ciddi anlamda çalışmanız, doğru anlatmanız ve ikna etmeniz gerekiyor. Ben bu anlayışı Ulusal Pamuk Konseyi Başkanlığı görevimde de bir prensip olarak benimsedim. Bir önerinin Ankara tarafından kabul edilmesi için iki noktaya özellikle dikkat etmek gerekiyor. Birincisi, öneriniz bir "ağlama" önerisi olmayacak. Her seferinde sadece sorunları dile getirirseniz, sürekli şikâyet eden bir noktada kalırsanız önerinizin değeri azalır. Sürekli "pamuk üreticisi zarar etti" diyerek değil, mantıklı ve çözüm odaklı önerilerle karşılarına çıkmanız gerekir. İkincisi ise önerileriniz mutlaka ülke çıkarlarını gözetmeli. Sadece bir kesimin menfaatini değil, ülkenin genel faydasını dikkate almalısınız. Öneriler, hayata geçirilebilir ve işlevsel olmalı. Gerçekleştirilmesi mümkün olmayan ya da uygulandığında başka alanlarda ülkeye zarar verecek önerilerle sonuç alınamaz. Çözüm odaklı, sonrasını düşünerek ve etkilerini hesaplayarak öneri sunmanız gerekir. Bir konuda "Şunu yapalım, bunu yapalım" dediğiniz zaman, ne yazık ki sadece bugünü değil, sonrasını da düşünmek zorundasınız. "Bu uygulama ülkemize ne kazandırır? Devlete nasıl bir yük getirir? Başka bir tarafta nasıl bir sonuç doğurur?" sorularını mutlaka sormanız gerekiyor. Doğru öneri, sadece talep eden değil; çözümü ve etkileriyle birlikte ortaya konulan öneridir.
“Borsamızın bütçesini düzenleyeceğiz”
İlk olarak, eski binanın restorasyonu, çalışmaların başlaması ve tekrar oraya geçiş süreciyle ilgili atılacak adımlar var. İkincisi ise bütçe dengesi. İzmir Ticaret Borsası’nın, duyduğumuz kadarıyla, bazı iştiraklerinden gelir sağlanmadığı takdirde mevcut bütçe dengesi açısından zorlandığı ve esas faaliyet gelirlerinin giderlerini karşılamakta yetersiz kaldığı görülüyor. Bu nedenle öncelikle bunu incelememiz gerekiyor. Nasıl daha dengeli bir yapıya kavuşturabiliriz, buna bakmalıyız. Asli görevlerimize daha fazla önem vermemiz gerekiyor. Peki asli görevlerimiz nedir? Türk tarım ürünleriyle ilgili üretimin ve ticaretin geliştirilmesi, bu alanda faaliyet gösteren üyelerimizin işlerinin geliştirilmesi ve sorunlarının çözülmesi... İzmir Ticaret Borsası'nın temel görevi budur. Bu alanlardaki eksiklerimize yönelmemiz gerekiyor. İlk ele alacağımız konulardan biri bütçe dengesi olacak. Bunun ardından kendi gayrimenkullerimizle ilgili projelerimiz var. Çınarlı'da ve Torbalı'da arsalarımız bulunuyor. Bunları İzmir Ticaret Borsası'na gelir sağlayacak hâle getirmeye çalışmalıyız. Böylece kısa vadede değil ama uzun vadede bütçe gelirlerimizi artırabilir, borsamızın hareket alanını genişletebiliriz. Söylediğim gibi işlem salonlarının iyileştirilmesi ve yeniden daha etkin hâle getirilmesi gereken bir konu.
“Üyelerin borsa ile iletişimini artıracağız”
Bir diğer önemli başlığımız ise üyelerimizin borsayla iletişimini artırmak. Elbette bütün projeler aynı anda yapılabilecek işler değil. Sıralama ve planlama gerekiyor. Üyelerimizin her türlü sorununda borsaya çok kolay ulaşabilmesini ve buradan çözüm beklentisi içerisinde olabilmesini sağlamamız gerekiyor. Bunun için her ay iki meslek grubuyla yönetimimizi bir araya getirmek istiyoruz. Böylece üyelerimiz sorunlarını doğrudan anlatabilecek. Biz de makul gördüğümüz sorunları ilk ağızdan Ankara'ya taşıyarak çözüm üretme imkânı bulacağız. Bunları hayata geçirmek istiyoruz. Yine bu da çok kısa vadede tamamlanabilecek bir çalışma değil. Ancak ilk dönemden itibaren tarımsal ticareti geliştirecek projeleri ortaya koymak istiyoruz. Örneğin elektronik ticaretin tarım alanında daha etkin kullanılması, lisanslı depoculukta elektronik alışveriş süreçlerinin hızlandırılması ve üreticiden tüketiciye ürünlerin daha kolay ulaşmasını sağlayacak sistemlerin geliştirilmesi gerekiyor. Aslında bu son söylediğim konu sadece borsanın değil, Türkiye'nin genel meselesi. Çünkü bizim enflasyonumuzda tarlada domates 5 lira, pazarda 50 lira satılabiliyor. Yani tüketici mutsuz, üretici mutsuz. Bu nedenle üreticiyle tüketiciyi daha sağlıklı bir sistem içerisinde buluşturacak, aradaki maliyetleri azaltacak projeleri de uzun vadede ortaya koymamız gerekiyor.
“Zam furyası kontrolden çıktı”
Maalesef pandemiden sonra Türkiye'de bir fiyat disiplinsizliği ortaya çıktı. Pandemi döneminde işler yolundan çıkınca, dengeler bozulunca aslında insanlar ürettikleri ürünlere bu kadar kontrolsüz zam yapmıyordu. Fakat ne zaman ki pandemi yaşandı, ondan sonra süreç kontrolden çıktı. Kontrolden çıktıktan sonra da maalesef tekrar istikrar sağlanamadı. Şimdi bakıyorsunuz; günlük hayatımızda kullandığımız bazı ürünler var. Diyorsunuz ki, "Bu ürünün maliyet kalemleri ne kadar arttı?" İşçilik maliyeti artmadı. Kullanılan malzemelere bakıyorsunuz. Eğer ithal ham madde kullanıyorsa döviz artışını hesaplıyorsunuz. Bütün bunları değerlendirdiğinizde, ortaya çıkan maliyet artışı belli. Ama bakıyorsunuz, üzerine yüzde 30 zam yapılmış. "Kardeşim, neye göre yüzde 30?" diye soruyorsunuz. Bu durum artık birbirini tetikleyen bir döngüye dönüştü. Birisi yüzde 30 zam yaptıysa, diğeri "Ben de yüzde 25 zam yapayım" diyor.
“Kısır döngünün içerisinde yaşıyoruz”
Çok basit bir örnek vereyim: Bir işletme sahibi diyor ki, "Bu ürünün fiyatı arttı, ben de yemeklere yüzde 30 zam yapayım." Başka biri bakıyor, "Benim yemek maliyetim arttı. İşçilerimin yemek gideri yükseldi. Ben de kendi ürünlerime zam yapayım" diyor. Bu şekilde zincirleme bir süreç oluşuyor. Disiplinsiz, kontrolsüz ve birbirini sürekli besleyen bir fiyat artışı döngüsü ortaya çıkıyor. Aslında ülke olarak kendi kendimizi zor bir duruma sokuyoruz. İncelediğiniz zaman döviz ile enflasyon arasında da bu nedenle karmaşık bir denge oluşuyor. İhracatçıların yaşadığı problemlerin önemli nedenlerinden biri de buradan kaynaklanıyor. Çünkü bu mantıksız döngü nedeniyle insanlar geçinemiyor. Geçinemedikleri için ücret artışları yapılıyor. Ücretler arttığında ise ihracatçının çalışan maliyetleri yükseliyor. Döviz artışı ile çalışan ücretlerindeki artış arasında bir makas oluşuyor. Bu durumda ihracatçı da "Ben artık dünya piyasasında rekabet gücümü kaybettim" diyor. Doğal olarak böyle bir sorun ortaya çıkıyor. Yani şu anda pandemi döneminden bu yana devam eden bir kısır döngünün içerisinde yaşıyoruz ve bundan çıkış yolları arıyoruz.
Seçimlerde siyasi müdahale iddiası
Böyle bir durum olduğunu da düşünmüyorum. Bizler oda başkanları olarak siyasi olamayız. İzmir Ticaret Borsası'nın bugün itibarıyla yaklaşık 2 bin üyesi var. Seçim dönemlerinde yeni eklenen üyeler olabiliyor, rakam değişebiliyor. Ben eğer seçilirsem, 2 bin kişiyi temsil eden bir kişi olacağım. Şimdi bu 2 bin kişinin tamamının aynı siyasi görüşte olması mümkün mü? Elbette değil. Herkesin Türkiye'ye, ekonomiye ve hayata bakışı farklı olabilir. Dolayısıyla oda başkanı olarak tarafsız olmak zorundasınız. Bence siyasetin oda başkanını etkilememesi ve siyasi yapıların da oda seçimlerine müdahil olmaması gerekiyor. Ama açık konuşmak gerekirse, bizim İzmir Ticaret Borsası seçimlerimizde böyle bir durum yaşandığını ben duymadım. Böyle bir şey söz konusu değil. Herhangi bir siyasi yapının seçimlere müdahil olduğuna dair herhangi bir bilgiye sahip değilim.
“Meclis üyeleri seçilmeden aday belirlememiz doğru değil”
Şimdi şöyle; bir kere biz kadınların toplum içindeki yeriyle ilgili çok pozitif ayrımcılık yapan bir grubuz. Bununla ilgili herhangi bir tereddüdümüz yok. Ancak bunu sadece göstermelik bir uygulamaya dönüştürmek de doğru değil. "İki tane de kadın koyalım" anlayışıyla hareket edecek bir yaklaşım içerisinde değiliz. Bizim önce meclis üyelerimizin seçilmesi gerekiyor. Her meslek grubundan meclis üyeleri seçilecek. Daha sonra seçilen bu üyeler arasından yönetim kurulu oluşturulacak ve Meclis Başkanlık Divanı belirlenecek. Bunlar gerçekleşmeden yönetim kadrosunu belirlemek zaten doğru değil. Karşı grupta herkes bir makama aday olduğunu açıkladı. Bizim tarafta ise şu ana kadar yalnızca ben adaylığımı açıkladım. Ne başkanvekili ne de meclis başkanı için herhangi bir isim zikretmedik. Şu anda önceliğimiz arkadaşlarımızın meclise girmesi. Daha sonra bu arkadaşlarımız arasından, değer verdiğimiz ve bizimle uyum içerisinde çalışabilecek bir kadın üyemizle de elbette seve seve ortak hareket ederiz. Bu konuda hiçbir negatif bakış açımız yok.





