Türk milletinin varoluş mücadelesinde askeri zaferlerini diplomatik bir taçla mühürlediği, emperyalizme karşı tarihin en büyük şamarını indirdiği Lozan Barış Antlaşması’nın 103. yıldönümü tüm yurtta gurur ve coşkuyla kutlanıyor. 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre’nin Leman Gölü kıyısındaki Rumine Sarayı’nda imzalanan antlaşma, yalnızca 1. Dünya Savaşı’nın hesaplarını kapatmakla kalmadı; Asya ile Avrupa arasında bağımsız, laik ve çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu müjdeledi.
Doğu’nun boyunduruk altına alınmak istenen kadim bir milletinin, Batı’nın sömürgeci güçlerine karşı kazandığı bu muazzam zafer, 103 yıldır coğrafyamızın en büyük istikrar, güvenlik ve sonsuz barış teminatı olarak tarih sahnesindeki yerini koruyor.

CEPHEDEKİ SÜNGÜDEN MASADAKİ KALEME
1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesi ve ardından Türk milletine ölüm fermanı olarak dikte edilen Sevr Antlaşması, Anadolu topraklarını parsellemeyi amaçlıyordu. Ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışıyla yakılan bağımsızlık meşalesi, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve İzmir’in dağlarında bir kasırgaya dönüştü. Süngüyle, kanla ve fedakarlıkla çizilen Misak-ı Milli sınırları, Mudanya Mütarekesi ile askeri sahada güvence altına alındıktan sonra sırayı tarihin en zorlu diploması muharebesi aldı.
Lozan, sıradan bir barış konferansı değildi. Bir tarafta yüzyıllardır "Doğu Sorunu" adı altında Osmanlı'yı parçalamak isteyen, elinde diplomasinin tüm hilelerini barındıran İtilaf Devletleri; diğer tarafta ise yoksulluktan çıkmış, ordusu terhis edilmek istenmiş fakat bağımsızlıktan başka seçeneği olmayan Genç Türkiye vardı.
DİPLOMASİ ARENASINDA BİR ÇELİK İRADE: İSMET PAŞA
Gazi Mustafa Kemal Paşa, Lozan’a gidecek heyetin başına en güvendiği silah arkadaşını, Batı Cephesi Komutanı ve Dışişleri Vekili İsmet (İnönü) Paşa’yı getirdi. İsmet Paşa’nın omuzlarındaki yük devasaydı: Sadece bir barış antlaşması imzalamayacak, yüzyıllardır birikmiş kapitülasyonların, adli vesayetlerin, mali borçların ve azınlık dayatmalarının hesabını kapatacaktı.
Konferans boyunca İngiltere Temsilcisi Lord Curzon ve diğer Müttefik diplomatlar, Türk heyetine yenik bir devlet muamelesi yapmaya çalıştılar. Ancak İsmet Paşa, masa başında sergilediği dik duruş, tavizsiz müzakere anlayışı ve diplomatik zekasıyla Batılı liderleri adeta sindirdi. İsmet Paşa’nın, emperyalist dayatmalara karşı konferans salonunda çınlayan şu sözleri, Türk milletinin hürriyet haykırışı olarak tarihe geçti:
“Efendiler! Biz buraya Mudanya’dan geldik, Mondros’tan değil! Çok ızdırap çektik, çok kan akıttık. Bütün medeni milletler gibi hürriyet ve istقلال istiyoruz!”
Lord Curzon’un "Cebime atıyorum, yarın parasız kaldığınızda gelip bunları kabul edeceksiniz" tehditlerine boyun eğmeyen İsmet Paşa, konferansın tıkanması pahasına bağımsızlıktan tek bir adım bile geri atmadı. 8 ay süren çetin müzakerelerin ardından Türk heyeti, dünyaya Türk iradesini kabul ettirdi.
LOZAN'IN TARİHİ KAZANIMLARI
* Kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı; iktisadi bağımsızlık sağlandı.
* Düyun-u Umumiye vesayetine son verildi.
* Adli ve idari özerklik talepleri reddedildi; tam egemenlik kurudu.
* Misak-ı Milli sınırları uluslararası alanda tescil edildi.
* Türkiye, boğazlar hariç (daha sonra Montrö ile çözüldü) tam yetki aldı.

KURUCU DEĞERLER, İKTİSADİ ÖZGÜRLÜK VE CUMHURİYET
Lozan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu değerlerinin uluslararası arenadaki tescil belgesidir. Kapitülasyonların ilga edilmesiyle birlikte Türkiye, ekonomik bağımsızlığına kavuşmuş ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleşecek olan Sanayi Hamlesi, Demiryolu Seferberliği ve Karma Ekonomik Model için gerekli zemini hazırlamıştır.
Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Lozan’ın anlam ve önemini Nutuk’ta şu abidevi cümlelerle özetlemiştir:
“Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir belgedir. Osmanlı devrine ait benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!”
Adli, askeri, mali ve siyasi boyundurukların koparılıp atıldığı Lozan zemininde, çok kısa bir süre sonra 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş; laik, çağdaş ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet yapısı inşa edilmiştir.
Bugün etrafımızdaki coğrafyada; Orta Doğu’da, Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de yaşanan savaşlar, sınır çatışmaları ve vekalet savaşları göz önüne alındığında Lozan’ın paha biçilemez değeri bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’yi II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı alevlerinden koruyan en büyük diplomatik kalkan olmuş, ülkemizi bölgesel bir istikrar adasına dönüştürmüştür.
Lozan, sadece geçmişin bir antlaşması değil; Doğu Akdeniz’deki haklarımızın, Ege’deki egemenliğimizin ve Doğu sınırlarımızın silinmez haritasıdır. Yüz yılı devirmesine rağmen geçerliliğini ilk günkü hukuki güçle koruyan bu antlaşma, uluslararası hukukta Türk milletinin varlık teminatıdır.

Lozan’a Hareket ve Konferansın Başlaması
İsmet Paşa’nın başkanlığında ikinci delege Rıza Nur ve danışmanlardan oluşan Türk murahhas heyeti Lozan’a gitmek üzere 4 Kasım’da Ankara’dan ayrıldı. Konferansın açılması 13 Kasım olarak kararlaştırılmıştı. Ancak Türk heyeti Lozan’a vardığı zaman ortalıkta kimse yoktu. Bu gecikmeden yararlanarak, kendisine yapılan özel çağrıyı kabul ederek Paris’e gitti. Fransa Hariciye Nazırı Poincaré ile konuştu. Ayrıca İtilaf devletleri temsilcilere gönderdiği telgrafta Konferansın gecikmesinin barışın da gecikmesine neden olacağını açık bir dille anlattı. Konferans bir haftalık gecikmeyle 20 Kasım 1922’de saat 16’da İsviçre Konfederasyonu başkanı Mr. Haab’ın konuşmasıyla Mont Benon gazinosunda açıldı. Haab, Konferansın Yakındoğu anlaşmazlıklarına son verecek bir barış girişimi olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti. “Dilerim ki, Türk-Yunan Savaşı, on yıldan beri Avrupa’yı ve Asya’nın bir parçasını yakıp yıkmış olan ve uğursuz etkileri, hem yenenlerin hem yenilenlerin gelecek kuşaklarında sürüp gidecek trajedyanın son perdesi olsun…“
Haab’ın konuşmasından sonra Lord Curzon kürsüye çıkmış, eşitlik ilkesinde son derece direnen İsmet Paşa da hemen kürsüde görünmüştür. İsmet Paşa, Seha L. Meray’ın düzenlediği Lozan Barış Konferansı Tutanakları‘na yazdığı önsözde bu durumu şöyle anlatmaktadır:
“Lord Curzon yerine otururken, törende toplanmış olanlar beni, hayretle kürsüde gördüler. Reisicumhura hitap ettikten sonra, konuşmama başladım. Sulh arzusuyla geldiğimizi çok haksızlık gördüğümüzü söyledim; sulh arzularının bütün konferansa hakim olması, adalet içinde bir sulh yapılması dileği ile sözümü bitirdim. Oturdum.
Herkes, garip bir vaziyette, nihayet benim diplomat usullerini bilmeyen bir asker olduğuma hareketimi vererek, aramızda sataşmalar ve usul münakaşalarıyla, törendeki müdahalemi hazmedip geçtiler.”
“İsmet Paşa’nın konuşması son derece anlamlıydı. Paşa, şu dakikada bile hâla bir milyondan fazla masum Türkün Küçük Asya ovalarında ve yaylalarında evsiz, ekmeksiz serseri dolaştıklarını” dile getirerek “bütün uygar uluslar gibi özgürlük ve bağımsızlık” istediğimizi vurguladı. Paşa’nın bu çıkışı, diplomatik kurallara aykırı görülmüşse de o bu davranışıyla Konferansa eşit haklarla katıldığımızı göstermek istemişti. Çünkü “Curzon konuşursa ben de konuşurum” demiş ve İngiliz diplomatının konuşmaması halinde kendisinin de konuşmayacağını açıkça dile getirilmişti. Curzon’un konuşmayacağı söylendiği halde kürsüye çıkışına da böylece haklı ve yerinde bir tepki göstermiştir.

Türk Heyetine Verilen Yönerge
İsmet Paşa başkanlığında Lozan’a giden Türk heyetine, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti, on dört maddeden oluşan bir yönerge vermişti. Görüşmeler bu on dört maddede yer alan ilkelere göre yapılacak gerektiği zaman Ankara”an talimat istenecekti. Bu maddelerin önemli bir bölümü sınırlarla ilgili idi. En çarpıcı olanı, “Ermeni Yurdu“nun kesinlikle kabul edilmemesiydi. Böyle bir önerinin getirilmesi görüşmelerin kesilmesi (inkıta-ı müzakere) anlamına geliyordu. Irak sınırı Süleymaniye, Kerkük ve Musul livalarını kapsayacak biçimde çizilecekti. Suriye sınırının ise düzeltilmesine çalışılacaktı. Adalardan kıyılarımıza pek yakın olanlar sınırlarımıza katılacak, Trakya sınırı ise 1914’teki gibi çizilecekti. Batı Trakya için Misak-ı Milli maddesi uygulanacak yani plebisite gidilmesi istenecekti. Boğazlar ve Gelibolu yarımadasında yabancı askeri kuvvet kabul edilemez, bu yüzden görüşmeleri kesmek gerekirse Ankara’ya haber verilecekti. Kapitülasyonlar kabul edilemez, bu yüzden görüşmeleri kesmek gerekirse gereken yapılır (inkita-ı müzakere). Azınlıklar için mübadele uygulanacaktır. Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan ülkelere paylaştırılacak, Duyun-u Umumiye İdaresi kaldırılacak. Ordu ve donanma konusunda sınırlama yapılamayacaktır, vb.
Görüldüğü gibi yönergede yer alan maddelerin neredeyse yarısı sınırlarla ilgili bulunuyordu. Yeni Türkiye’nin sınırları burada yer alan esaslar çerçevesinde çizilecekti. Bu da Misak-ı Milli’nin uluslararası bir konferansta tescil edilmesi anlamına geliyordu. Bu sınırlar içinde bir Ermeni yurdunun kurulmak istenmesi görüşmelerin hemen kesilmesi anlamına geliyordu. Bu konuda İsmet Paşa, Ankara’ya danışmadan görüşmelere kesebilecekti. Nitekim bu madde zaman zaman masaya getirilmek istenmiş, müttefikler üstelik bununla da kalmamış “Asuri Yurdu“, Geldani Yurdu“ndan dahi söz etmeye başlamışlardı. Ancak Türkiye’nin kararlı tepkisi üzerine bu tasarı tarihe karışmıştır. Kapitülasyonlar konusu da yine bu bağlamda değerlendirilecekti. Yani, gerekirse görüşmeler kesilebilecekti. Bu sorun da, İsmet Paşa’nın ve Türk heyetinin direnmesiyle çözüme kavuştu.

Tartışmalar
Lozan’daki görüşmeler 21 Kasım günü Ouschy şatosu otelinde başladı. Müttefikler üç komisyon kurmuşlar ve başkanlıklarını da kendi aralarında paylaşmışlardı. Görüşmelerin çok sert geçeceği anlaşılıyordu. Nitekim İsmet Paşa’nın başkanlıklardan birinin Türkiye’ye verilmesi, genel sekretere de bir Türk yardımcı atanması yolundaki önerisi kabul edilmemişti. Curzon, Türklerin büyük bir zafer kazanarak, Batılı devletlerle eşit koşullar altında aynı masaya oturmalarını bir türlü içine sindiremiyordu. Nitekim görüşmeler boyunca Curzon sık sık Mondros’u hatırlatmış İsmet Paşa da “Ben buraya Mondros’tan değil, Mudanya’dan geldim” yanıtını vermiştir. Lozan’ın iki özelliği vardır, ikisi de Lord Curzon tarafından açıklanmıştır: “Kendilerini ilgilendiren sorunların çözümüne genellikle Türkler katılmazlardı. Yalnızca galiplerin kararları bildirilirdi kendilerine. Sevr’de de böyle olmuştur. Lozan’da ise durum tamamen değişiktir… Türkler, masa başına öteki devletlerle eşit koşullar altında çağrıldı. Antlaşmanın her maddesi nokta nokta tartışıldı.” Curzon doğrudan doğruya İsmet Paşa’ya şunu anlatmak istiyordu. Türkler siyasal yönden büyük bir zafer kazanmışlardır. Batıya galip gelmişlerdir. Ne var ki bağımsızlığın ömrü kısa olacak ve ekonomik alanda yine Batıya muhtaç duruma düşeceklerdir. Curzon, bütün müttefikleri yanına çekip Türkiye’ye karşı tam bir cephe oluşturmaya çalışıyordu. Nitekim o, büyük sorunları karara bağlamadan önce açık tartışmaya getirmek istemiyordu. İsmet Paşa bunun farkındadır. Bu yüzdendir ki o “sulhün İngilizlerin elinde bulunduğu” kanısına varmış ve “onların kopma meselesi yapabilecekleri konulara teşhis koyarak, oralarda bir neticeye varmayı öne” almıştır. Ancak İsmet Paşa baştan sona kadar haklılığımızı dile getirmekten de geri kalmamıştır. Çünkü Türkiye Lozan’da hakkından başka bir şey istememiştir. Dahası, emperyalist güçlerin dilediklerini Osmanlı İmparatorluğu’na yaptırmaya alışmış temsilcileri İsmet Paşa’nın ağzından “Egemenlik, bağımsızlık” sözlerini sık sık duyacaklardır. Nitekim İsmet Paşa, “Türk halkı, bütün öteki halklar gibi, kendi varlığına, bağımsızlığına ve haklarına ilişkin her şeyde son derece kıskançtır” diyecektir. Curzon, İsmet Paşa’nın sık sık egemenlikten, bağımsızlıktan söz etmesinden yakınmaktadır. Fakat karşılığını almakta da gecikmez: “Bağımsız bir ulus ve devlet olan Türkiye’nin; haksız ve egemenliğine göz dikmiş önerileri, ne yoldan ve ne biçimde olursa olsun, kabul etmesi beklenemez.“
Lord Curzon, sık sık İsmet Paşa’yı kündeye getirmeyi denemekten geri kalmamıştır. Konferansın azınlıklar sorunu yüzünden kesilmesi tehdidine İsmet Paşa’nın yanıtı şu olmuştur: “Eğer bu sözlerde bir kesilme tehdidi varsa, eğer bu kesilmeden Türkiye mesul tutulmak isteniyorsa, mesele bu şekilde ortaya sürülmemelidir. Çünkü Lord Curzon’un nutkundan evvel azınlıklara hak tanımayı biz kendimiz kabul etmişizdir. Sonra, Türk heyeti hiçbir güçlük çıkarmış da değildir. Buna rağmen kesilme için azınlıklar meselesi münasip bir bahane olarak kullanılırsa, bu hakikatler öğrenilince, bizim lehimizde yükselecek ses o zaman muhterem Lordun zannettikleri gibi yalnız Ankara’nın sesi olmayacaktır.“
“Ellerinin temiz” olduğunu, bu yüzden de Milletler Cemiyeti’nin denetiminden çekinmediğini öne süren Lord Curzon’a İsmet Paşa, alnı açık olarak şunları söyler: “Yabancı istilası yüzünden yakılıp yıkılmış kendi memleketlerinde çalışan Türklerin elleri özellikle temizdir. Bu eller hiçbir vakit, hiçbir yabancı memlekete ne saldırmış, ne yabancı bir memleketi istila etmiş, ne yakıp yıkmıştır; bütün başka ellerle karşılaştırılmakta çekinecek hiçbir şeyleri yoktur.“
Bu sahneye tanık olan Ali Naci Karacan, İsmet Paşa’nın sözlerinin etkisini şöyle açıklar: “Biz Cemiyeti Akvam’a girmekten korkmuyoruz. Çünkü ellerimiz temizdir” sözüne “bizim ellerimiz bilhassa temizdir” şeklindeki karşılığı büyük bir etki yarattı. Yalnız bu cümle Curzon’un bütün nutkuna tek başına yeterli bir cevaptı… İsmet Paşa’nın Lord Curzon’a çok haklı ve biraz sert karşılık vermesi, Türk başdelegesini birdenbire Lozan’ın her sınıftan, her ekolden çeşit çeşit diplomatları arasında en cazip, en saygıdeğer şahsiyeti haline getirdi. Türke en düşman yabancı muhabirler bile söyleyecek söz bulamıyordu.
Lozan’da tartışma konusu olan belli başlı sorunlar arasında arazi, kapitülasyonlar, azınlık hakları, Osmanlı borçları bulunmaktadır. Arazi sorunları geniş ölçüde savaşlarla çözülmüştü. Ankara İtilafnamesiyle Suriye sınırı çizilmiş, Trakya, Mudanya Mütarekesi hükümlerine uygun olarak Türk yönetimi altına girmişti. İstanbul ve Boğazların boşaltılması ise kaygı verici bir durum yaratıyordu. Türkiye Rodos ve Oniki Ada üzerindeki İtalyan egemenliği tanınmış, Musul sorunu ise çözülememişti. Boğazlarla ilgili olarak bir komisyonun kurulmasında uzlaşmaya varılmıştır. Ayrıca Batı Trakya ve İstanbul dışarda kalmak üzere bir nüfus değişimi de kabul edilmiştir.
Kapitülasyonların kaldırılması, Lozan’ın en güç, en karmaşık sorunları arasında bulunuyordu. Bu konuda bütün müttefikler ve Amerika’da karşımızda bulunmuştur. Bir ortaçağ kurumu olan kapitülasyonların aslında çağdışı olduğunu yabancı devletler de kabul ediyor fakat bu ayrıcalıkları bırakmak istemiyor ya da onların yerine geçecek bir çözümün arayışı içinde bulunuyorlardı. Bu yüzdendir ki kapitülasyonlar sorunu ilk dönemde çözülememiş ancak ikinci dönemde Türkiye’nin istediği biçimde sonuçlandırılmıştır, yani kaldırılmıştır.
Diğer önemli bir konu da Düyun-ı Umumiye yanı Osmanlı Borçları idi. Osmanlı İmparatorluğu devletlere değil fakat banker denilen kişilere borçlanmıştı. Bu büyük sermaye sahipleri, İngiltere ve Fransa’ya egemendiler. Fakat bu borçların ödenmesi için baskı yapan da devletlerdi. Bunlar borçların altınla ödenmesini istiyor, eski nüfuz alanlarının kaldırılmasına da karşı çıkıyorlardı. Bu ayrıcalıklı şirketlerin baskısı yüzünden konferans kesintiye uğramıştır.
Azınlıklar konusunda da Türkiye’nin tuzağa düşürülmesine çalışıldığına şüphe yoktur. Çünkü müttefiklerin azınlık tanımı ve kavramını farklı algıladıkları görülüyordu. Bunlar; soy, din ve dil bakımından azınlıkları üç gruba ayırıyorlardı. Bu, Türkiye için oldukça “vahim” bir şeydi. Türkiye bunu kabul edemezdi ve etmemiştir. Yalnız dini azınlık kavramı kabul edildi…
Osmanlı borçları ve kapitülasyonlar konusunda bir uzlaşmaya varılamamıştı. 31 Ocak 1923 günü Müttefikler hazırladıkları bir anlaşma metnini İsmet Paşa’ya vermişlerdi. Bu taslakla ilgili olarak “Biz ‘barış istiyoruz’ dediğimiz zaman ‘tam bağımsızlık’ istiyoruz dediğimizi herkesin bilmesi lazımdır. Bunu istemeye hakkımız ve kudretimiz vardır” demiştir.
İsmet Paşa, Lord Curzon’un tehdit kokan sözlerine kararlılıkla şu yanıtı vermiştir: “Memleketimi esarete mahkûm eden bir belgeye imza koyamam.“
Konferansın kesintiye uğramasının hemen ardından Fransız ve İtalyan delegeler durumu düzeltmek için harekete geçtiler. İsmet Paşa, Lozan’dan ayrılmış Bükreş’ten geçerken Universal Gazetesine verdiği demeçte Konferansın sona ermediğini, yalnızca askıda bırakılmadığını söylemiştir. Bununla birlikte Curzon, Türklerin barış antlaşmasını imzalamamakla büyük bir hata işlediklerini yineleyip duruyordu. Gazette de Lausanne, 5 Şubat 1923 tarihli sayısında Konferansın kesildiğini, görüşmelerin bir sonuca ulaşmadığını yazıyordu. Bunu son derece esef verici (regvettable) buluyordu.
Konferansın kesilmesi Türkiye’de büyük bir kaygı yarattı. Barış olacak mıydı, olmayacak mıydı? Yeniden savaş mı başlayacaktı? Konferans yeniden toplanabilecek miydi?
Lozan’la ilgili meclis görüşmeleri 21 Şubat’ta başladı ve iki hafta boyunca sert tartışmalar oldu. İsmet Paşa ve danışmanlar bakanlar kuruluna gerekli açıklamaları yapıyor, Doğu Trakya sınırı, Musul, mali, adli ve iktisadi sorunlar şiddetle eleştiriliyordu. İsmet Paşa’nın yaptığı açıklamalar yeterli bulunmuyor, onun şahsına yönelik saldırılar yapılıyordu. En sert eleştiriler, zaten öteden beri muhalefet etmeyi değişmez bir politika olarak kabul etmiş bulunan Hüseyin Avni (Ulaş)’den geliyordu. Mustafa Kemal Paşa, müdahale etmek zorunda kalmış ve “Arkadaşlar, mevzubahis olan mesele cidden mühim ve naziktir. Bu meseleyi asabiyetle görüşmek gayri caizdir, onun için bütün arkadaşlarımı sükûta davet etmek cüretinde bulunacağım” dedi ve uzun bir konuşma yaptı (27 Şubat 1923). Görüşmeler gergin bir hava içinde günlerce devam etti. 6 Mart günü yapılan toplantıda, Saruhan milletvekili Reşat Bey ve arkadaşlarının sunduğu önerge kabul edilerek görüşmelere son verildi.
Lozan Konferansının ikinci dönemi 23 Nisan 1923’te başladı. İkinci dönemde Curzon’un yerini Sir Horace Rumhold almıştı. Fransa’yı ise İstanbul’daki Fransız yüksek komiseri general Pellé temsil ediyordu. Yunanistan’ı yine Venizelos temsil ediyordu. Venizelos Lozan Konferansında, 1815 Viyana Konferansında Fransız Dışişleri Bakanı Thiers’in oynadığı bir role soyunmaya çalışıyordu. İtalyanlar, Meis adasını Oniki adaya katmayı anlaşılmaz bir onur sorunu haline getirmişlerdi. Venizelos savaş ödentisi yerine Karaağaç’la Meriç ve Arda ırmakları arasında bulunan üçgen şeklindeki araziyi Türkiye’ye bırakmayı öneriyordu. Öte yandan İtalyanlarla Fransızlar Türkiye’den tazminat istemekte direnmişlerse de bundan vazgeçmişlerdi. Tartışmaların en dikenli konularından biri olan kapitülasyonlar kesin olarak kaldırılmış, Osmanlı borçlarının paylaşılması da kabul edilmişti. Sözkonusu madde bugünkü dille şöyledir (Madde 28):
“Antlaşmayı yapan yüksek taraflar, Türkiye’de kapitülasyonların bütün ile kaldırılmasını, her biri kendisi ile ilgili olarak, kabul ettiklerini açıklarlar…“
Lozan antlaşmasında kabotaj hakkının daha iki yıl süreceği, belirli bir süre yabancı hukuk danışmanlarının görevlendirileceği, Boğazlarla ilgili komisyonun varlığı gibi kısıtlamalar geçici olduğundan zorunlu olarak kabul edilmiştir.
Lozan barış antlaşması 143 maddeden oluşmakta, buna bağlı 17 protokol ve sözleşme de bulunmaktadır.
17 Temmuz’da askıda kalan bütün sorunlar çözülmüş ve antlaşmanın imzalanmasına hiçbir engel kalmamıştı. İsmet Paşa’nın antlaşmayı imzalamak için Ankara’dan istediği yetki ise hükümet tarafından gönderilmiyor. Başvekil Rauf Bey, İsmet Paşa’nın telgrafına bu bağlamda yanıt vermiyordu. Son olarak İsmet Paşa, 18 Temmuz’da Mustafa Kemal Paşa’yı uzun bir telgraf çekerek bir “tereddütün” sözkonusu olup olmadığını soruyordu. Mustafa Kemal Paşa “hiç kimsede tereddüt” olmadığını açıklıyor ve elde ettiği başarıdan ötürü de İsmet Paşa’yı tebrik ediyordu.
24 Temmuz’da Rumini otelinde büyük bir törenle Lozan antlaşması imzalandı. Aylarca süren çalışmalardan, çekişmelerden, tartışmalardan sonra barışın artık sağlandığı bütün dünyaya ilan edildi.
Atatürk, bu antlaşma için şöyle der:
“Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış, büyük bir suikastın çöküşünü anlatan bir belgedir. Osmanlı dönemi tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer eseridir.“
Lozan, devletlerarası hukuk açısından dünya savaşını sona erdiren antlaşmaların sonuncusudur. Türkiye açısından, Kurtuluş Savaşının sonunda imzalanan, Osmanlı İmparatorluğu’nu tasfiye eden ve yeni Türkiye’nin kuruluşunu onaylayan bir barış antlaşmasıdır. Savaş sonrasında yenenlerin yenilenlerle imzaladığı antlaşmaların ağırlığı gözönünde bulundurulursa Lozan’ın önemi çok daha iyi anlaşılır. Lozan’a danışman olarak katılan ve antlaşmanın 10.yılında bu antlaşmanın oldukça kapsamlı bir araştırmasını yapan M. Cemil (Bilsel) Lozan’ı savaş sonrası imzalanan antlaşmalarla karşılaştırdıktan sonra şu yargıya varmaktadır: “İlim adamları için doğruyu aramak ve doğruyu söylemek ilme ve tarihe karşı borçtur. Hiç kimseye hoş görünmek fikrile değil, sırf okuduklarımdan ve gördüklerimden anladığım tarihin ve hakikatın önünde söylüyorum: İsmet Paşa Lozan’da memlekete büyük hizmet etmiştir.
Lozan Avrupa’nın göbeğinde, muahedesile de, zabıtlarile de, tatbiklerile de onun adına dikilmiş edebi abidedir.
Lozan da dahil olarak bütün kurtuluş, Gazi Mustafa Kemal’in abidesi olduğu gibi.“
Lozan’ın bir “imtihan” olduğunu belirten İnönü, anılarında bu sınavın önemini şöyle belirtmektedir:
“Mudanya Mütarekesinden sonra Lozan Konferansı, milletimizin Avrupa ortasında davet olunduğu büyük bir imtihandır. Türkiye medeni âlem ortasında, davasını açık ve kesin olarak izah ve müdafaa edecek medeni ve siyasi bir seviyede midir? Acaba oradaki manzara Anadolu dağlarında şu veya bu tesadüfün, veya Türkiye’ye hasım devletler tarafından işlenen şu veya bu hatanın tesadüfi neticesi midir? Yoksa bir milletin belli bir hedefe doğru giriştiği şuurlu bir mücadele midir? Lozan imtihanında işte bu suallerin cevabı verilmiştir.“





