KAZİM BOZKURT/İzmir'in ağır sanayi yükünü yıllardır göğüsleyen Aliağa, yeni bir çevre mücadelesinin eşiğinde duruyor. İlçenin dört bir yanını saran termik santraller, gemi söküm tesisleri ve petrokimya tesislerinin yarattığı kirliliğe, devasa bir atık depolama projesi daha eklenmek isteniyor. HABAŞ Sınai ve Tıbbi Gazlar İstihsal Endüstrisi A.Ş. tarafından Şehitkemal Mahallesi sınırları içerisinde kurulması planlanan cüruf depolama tesisi, yargı engellerine takılsa da şirketin ısrarıyla tekrar hayata geçirilmeye çalışılıyor. Yıllık 2 milyon 100 bin tonluk devasa bir kapasiteye sahip olması öngörülen tesis için hazırlanan yeni ÇED raporu, 28 Ağustos 2026 tarihinde İnceleme Değerlendirme Komisyonu'nda görüşülecek.

Mahkemelerin iptal ettiği proje yeniden masada
Şirketin demir-çelik üretiminden çıkan atıkları bertaraf etmek amacıyla kurguladığı proje, sadece bir depolama alanı olmanın çok ötesinde. Tesis sahasına sızıntı suyu havuzlarından tekerlek yıkama ünitelerine kadar pek çok ek donatı planlanıyor. Ancak bölge halkı ve çevre savunucuları, zaten sanayi baskısı altında nefes alamaz hale gelen bölgenin yeni bir yükü daha kaldıramayacağını vurguluyor. Daha önce verilen "ÇED Olumlu" kararları, yerel halkın ve çevrecilerin açtığı davalar sonucunda yargı tarafından iptal edilmişti. Mahkemeler; ağır tonajlı araç trafiğinin yaratacağı riskleri, toz emisyonunun tarım arazilerine vereceği zararı ve ekosistem üzerindeki geri döndürülemez tahribatı gerekçe göstererek projeye fren çekmişti. Bilirkişi heyetleri, bölgede yaşayan amfibiler, sürüngenler ve tozlaşma işlevi için kritik olan arıların bile raporda incelenmediğine dikkat çekmişti. Şimdi ise eksikliklerin giderildiği iddia edilen revize bir dosya ile süreç sil baştan işliyor. Yöre sakinleri, günde yüzlerce sefer yapacak ağır tonajlı kamyonların dar ve eğimli köy yollarında yaratacağı trafik kaosunun ve havaya karışacak tozun tarımsal üretimi bitireceğinden korkuyor.


Su kaynakları ve dere yatakları için kritik uyarılar
Proje dosyasına yansıyan kurum görüşleri, su havzalarının ne denli büyük bir tehdit altında olduğunu gözler önüne seriyor. DSİ, depolama alanının içerisinden geçen dere yataklarının kuşaklama kanallarıyla taşınması planına sert bir dille yaklaşıyor. Kanalın hidrolik açıklığı onaylanmadan hiçbir şekilde inşaata başlanmaması gerektiğini belirten kurum, Sarıçalan Deresi gibi su yataklarının nakliye güzergahı olarak kullanılmasının sakıncalarına dikkat çekiyor. Ayrıca yüzey sularının kirlenme riskine karşı arsenik, cıva, kadmiyum, kurşun ve krom gibi ağır metal parametrelerinin mevsimsel olarak ve sıkı bir şekilde izlenmesi şart koşuluyor. Bölgeye yakın konumdaki Çıtak Göleti ve yeraltı suyu kaynaklarının beslenme alanlarına olan yakınlık, hidrojeolojik açıdan en büyük risk unsurları arasında yer alıyor. Şirket, atıkların sadece kendi fabrikasından çıkacağını savunsa da, volkanik kayaçların geçirgen yapısı sızıntı sularının su havzalarına karışma ihtimalini güçlendiriyor. Sızıntı sularının arıtılmadan vidanjörlerle taşınması planı ise olası bir kazada zehirli maddelerin doğrudan toprağa ve dere yataklarına karışması riskini barındırıyor.
Dosyadaki kapasite çelişkisi ve eksik teknik detaylar
Çevre mühendisleri ve hukukçuların incelediği dosyada dikkat çeken bir diğer husus ise rakamlar arasındaki tutarsızlık. Dosyanın bazı bölümlerinde tesisin ömrü 12,4 yıl ve kapasitesi 7,1 milyon metreküp olarak belirtilirken, eklerde sunulan avan projede bu rakamların 24,8 yıl ve 12,8 milyon metreküpe fırladığı görülüyor. Buna ek olarak, manyetik seperasyon ile demir-çelik geri kazanımı yapılacağı vaadi dosyada yer alsa da, bu prosesin su tüketimi, atık yönetimi ve teknik altyapısına dair somut verilerin hala eksik olduğu eleştiriliyor. İnşaat aşamasında yapılacak milyonlarca metreküplük kazı ve işletme aşamasındaki devasa kamyon trafiği, bölgedeki hava kirliliğini daha da artıracak. Yöre halkı, tarım arazilerinin ve zeytinliklerin toz ve kimyasal sızıntı altında kalmasından endişe ederken, bölgenin kaderinin bir kez daha sanayi tercihlerine teslim edilmek istenmesine tepkili. Sivil toplum örgütleri, kritik toplantı öncesi bakanlığı ve yerel yönetimleri göreve çağırarak, tarımın, meraların ve su havzalarının feda edilmemesi gerektiğini yineliyor.




