CHP’ye yönelik “butlan ve kayyım” tartışmaları, hukuki olmaktan çok siyasi mühendislik görüntüsü vermeye başladı. Mahkeme davayı reddettiği halde hâlâ “CHP’ye kayyım atanabilir” tartışması yapılması, yalnızca muhalefete değil, Türkiye’de hukuki güvenlik duygusuna da zarar veriyor.

Sanırsınız CHP bir siyasi parti değil de bir kişinin şahsi mülkü! Kurultayda Kemal Kılıçdaroğlu’na oy veren delegelerin iradesi “meşru”, Özgür Özel’e oy verenlerin iradesi ise “sakat” sayılıyor. Oysa siyasi partilerde yönetimler delegelerin oylarıyla değişir. Beğenilmeyen her sonucu “mutlak butlan” ilan etmek, demokrasi değil vesayet anlayışıdır.

****

Üstelik hukuken de iddiaların zemini son derece zayıf. Türk hukukunda mutlak butlan, yakın akraba evliliği veya kölelik sözleşmesi gibi kamu düzenini ağır şekilde ihlal eden istisnai durumlarda uygulanır. Kanun, siyasi parti kongrelerinde “delegelerin iradesinin etkilenmesi” iddiasını mutlak butlan sebebi saymamaktadır. Siyasi Partiler Kanunu’na göre seçimlerde hile veya baskı varsa bunun yaptırımı, ceza sorumluluğu veya seçim iptalidir. Kıyasen uygulanan Medeni Kanun’a veya Dernekler Kanunu’na göre de bütün kongre yok hükmünde sayılmaz.

Daha önemlisi, gizli oylamada bir delegenin gerçekte kime oy verdiğini ispat etmek fiilen de hukuken de imkânsızdır. Bir delegenin menfaat elde etmiş olması, oyunu gerçekten değiştirdiğini göstermez. Kaldı ki CHP, dava konusu kurultaylardan sonra yeni kurultaylar yapmış, yönetim organlarını yeniden seçmiştir. Bu yeni kurultaylara ilişkin bir iptal veya butlan davası da yoktur. Dolayısıyla CHP’nin “organsız kaldığı” veya “kayyım atanmasını gerektiren bir durum bulunduğu” iddiaları dayanaksızdır.

****

Fakat mesele yalnızca CHP meselesi değildir. Bu mesele, Türkiye’de siyasi partilerin yapısal sorunlarını yeniden görünür hale getirmiştir. Asıl problem, çağdışı ve çürümüş delegelik sisteminin siyasi partileri kolay manipüle edilebilir hale getirmesidir. Bir asır önce ulaşım ve iletişim imkânlarının sınırlı olduğu dönemde getirilen delegelik sistemi, bugün siyasette klientalist (kayırmacı) ilişkilerin, kapalı sadakat ağlarının ve lider sultasının temel araçlarından biri haline gelmiştir.

Az sayıda delegenin belirleyici olduğu yapıda, siyasi nüfuz, belediye imkânları, kariyer beklentileri ve merkez yönetimlerinin hâkimiyeti iç içe geçmektedir. Bu durum parti içi rekabeti zayıflatırken, siyaseti toplum adına fikir üretme alanı olmaktan çıkarıp dar kadroların güç mücadelesine dönüştürmektedir. Sonuçta üyeler siyasetten uzaklaşmakta, halk ise gerçek anlamda demokratik olmayan oligarşik yapılar arasında tercih yapmak zorunda kalmaktadır.

Türkiye’nin ihtiyacı, siyasi partilere yargı yoluyla el koyma tartışmaları değil, siyasi partileri gerçek anlamda demokratikleştirecek reformlardır. Delegelik sistemi kaldırılmalı, parti organları doğrudan üyeler tarafından seçilmeli, lider ve genel merkez yetkileri sınırlandırılmalı, siyasi etik yasası çıkarılmalı ve çağdaş bir siyasi finansman denetim sistemi kurulmalıdır.

Butlan-kayyım tartışmalarına değil, siyaseti ve demokrasiyi nasıl kurtaracağımıza odaklanmanın zamanı gelmiştir.