Hiroşima'ya atom bombasının atılışının 81. yılında açıklama yapan Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), nükleer silahların ve nükleer enerji politikalarının yarattığı risklere dikkat çekti. Hiroşima ve Nagasaki'de yaşanan felaketlerin insanlık tarihinin en acı sayfalarından biri olduğunu vurgulayan platform, Türkiye'de Akkuyu'nun ardından Sinop ve İğneada'da da planlanan nükleer santral projelerine tepki göstererek, "Henüz çok geç olmadan nükleer macera durdurulmalıdır" çağrısında bulundu.
"Çernobil ve Fukuşima'dan ders çıkarılmadı"
"Bundan tam 81 yıl önce 6 Ağustos 1945 günü ABD, savaşı bitirmek bahanesiyle Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası atarak onbinlerce insanın ölümüne neden oldu (resmi verilere göre 92 bin kişin ölümüne neden olmuş, açığa çıkan radyasyon dolayısıyla da bu tarihten sonra 200 bin kişi daha hayatını kaybetmişti. Üç gün sonra ABD, bu sefer Nagasaki’ye bir plütonyum bombası atmış ve yerden 6 kilometre yükseğe kadar çıkan dumanlar oluşmuştu. Nagasaki’deki bomba yüzünden de ilk anda 70 bin kişi öldü, on binlerce insan da ilerleyen yıllarda nükleer serpinti sonucu hayatlarını kaybetti. Bununla da kalmadı, çok daha fazla insan sakat kaldı, anomali doğumlar oldu, etkisi hala süren sağlık sorunları yaşanmaya başladı.
Tarihe ilk nükleer saldırı olarak geçen Hiroşima ve Nagazaki'da yaşanan bu felaketler sonrasında, sözde gelişmiş ülkeler tarafından nükleer gücün nerelerde kullanılabileceği araştırılmaya başlandı. Bu araştırmalar, birer caydırıcı güç olacağı ileri sürülerek çok daha etkili nükleer silah denemeleri ve üretimlerine başlandı. Diğer yandan, enerji sıkıntısına çözüm bahanesiyle nükleer santral teknolojisi geliştirilerek birçok ülkede çok sayıda nükleer santral kuruldu. Çok güvenli denilen bu santrallerde ne yazık ki yüzlerce nükleer kaza oluştu. Bunların çoğu (doğrudan ölümlere neden olmayanlar) kamuoyundan saklandı. Ancak, Çernobil ve Fukişima gibi binlerce insanın ölümüne neden olan kazalar gizlenemedi.
Bu iki büyük kaza ile ortaya çıkan ve etkileri hala devam eden felaketler, gelişmiş bazı ülkelere ders oldu ancak ülkemiz yetkililerine ders olmadı. Ülkemiz de bugün Akkuyu’da 4 üniteden oluşan bir nükler güç santrali (NGS) ile olası bir nükleer felakete sürükleniyor… Akkuyu Nükleer Santralinin daha yapım aşamasında birçok kaza yaşandı, ölümler oldu. Santralin konuşlandığı alanın altındaki karstik boşluklu yapı, sık sık küçük çapta da olsa çatlamalara neden oldu. Korkuyoruz! Ya bu çatlamalar, santral çalışırken de oluşursa. Olmayacağının hiçbir garantisi yok. Çok hassas olan santral yapısı, böyle bir durumda patlayabilir mi? Olmayacağını kim garanti edebilir?"
"Gaziemir'deki nükleer atıklar hâlâ yanıt bekliyor"
Kahramanmaraş depremleriyle yüreklerimiz ağzımıza geldi ama neyse ki korkulan olmadı. Ya çok daha yakın bir depremde aynı sonuç olacak mı? Bol çatlaklı kireçtaşları üzerindeki bu tesisler, daha yakındaki bir büyük depremde, hasar görmeyecek mi. Örneğin, su alma yapıları, böyle bir depremde hasar görürse, Fukuşima’daki gibi patlamalar yaşanmayacağının garantisi var mı. Tüm yerbilimcileri tarafından bilindiği gibi Akkuyu, her ikisi de çok aktif olan Kıbrıs Dalma- Batma Zonu ve Ölüdeniz Fayının çok yakınına bulunuyor.
Ayrıca, bir deprem ya da kaza olmasa bile, NGS yakınında, canlı yaşama zarar verecek oranda radyasyon yayılımı olduğu birçok bilim insanı tarafından belirtilmektedir.
Çernobil ve Fukuşima’da yaşananlardan ders almayan sistem; ülkemizi, doğal varlıklarımızı, yaşamlarımızı “enerji ihtiyacı” ve “ mutfak tüpünden daha az tehlikeli” gibi yalancı argümanlarla nükleer maceraya sürüklüyor. Üstelik sadece Akkuyu’da değil, cennetten birer köşe olan Sinop’ta ve İğneada’da da NGS yapımı planlanıyor. Bu çılgınlığa mutlaka son verilmelidir.
Nükleer santrallerin tehlike yaratmayacağını savunanlar, Kentimizde Gaziemir’de ortaya çıkan ve sadece nükleer santrallerden çıkabilen Eu252 nükleer atıklarına halen çözüm bulamamışlardır. Türkiye altına imza koyduğu anlaşmalara aykırı olarak, bu olayı zaman geçirmeden Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA)na bildirme yükümlülüğünü dahi getirmemiştir.Tesis alanında, tespitinin üzerinden yıllar geçmesine rağmen atıklar yıllarca temizlememiş, civarında yaşayan insanların sağlığını tehdit etmiştir. Israrlı takiplerimiz ve açtığımız davalarla gerçekleştirilen sözde temizleme işlemi ise yürekler acısı olmuştur. Klasik bir moloz temizliği anlayışıyla kamyonlara yüklenen radyasyon bulaşıklı atıkların nereye götürüldüğü ise belli değildir.Atıkların nerede muhafaza altına alındığı kamuoyundan saklanmaktadır. Diğer yandan, bu atıklar Gaziemir kurşun fabrikasına nereden, nasıl gelmiştir? Radyasyon bulaşıklı kurşunlar nerelerde kullanılmıştır? Yıllardır sorduğumuz bu sorular havada kalmakta, yetkililerden inandırıcı bir açıklama gelmemektedir. Yanı başımızda, Manisa Köprübaşı’nda; Aydın Söke Kisir Köyünde terk edilmiş uranyum madenlerinden yayılan yüksek radyasyona çözüm üretilmemekte, o bölge halkı kanserle savaşırken, toprağımız suyumuz her gün daha çok kirlenmektedir. Bu sorun görmezlikten gelinirken, ülkemizin bir çok yerinde uranyum aramaları başlatılmıştır. Bu nedenle de yeni Kisir’lerin oluşması endişesini taşımaktayız.
Bilindiği gibi Fukişima Nükleer Santral kazası, bir deprem sonrası ve santralin kendisinde değil soğutma sisteminde oluşan bir arıza yüzünden ortaya çıkmıştır. Topraklarının % 92 si deprem bölgesinde olan ülkemizde de benzeri bir felaketin yaşanmayacağına hiç kimse garanti vermez. Çoğu büyük felaketin, çok küçük ihmaller ya da dikkatsizlikler sonucu ortaya çıktığı unutulmamalıdır.
EGEÇEP olarak, susmayacağız, bu yolda yorulmayacağız, bu karşı duruş, bu mücadele bu ülke topraklarından, tüm yeryüzünden nükleer tehlike yok olana kadar sürecektir. Bizler ne bu ülkede, ne de Dünya üzerinde Nükleer Santral istemiyoruz. Çünkü nükleer santrallerde oluşabilecek bir kaza sonucu yayılacak radyasyonun etkisi binlerce kilometre uzaklara kadar yayılıp ölümlere, kanser başta olmak üzere hastalıklara, sakatlıklara neden olabilmektedir.
Bıkmadan, usanmadan haykırıyoruz ve nükleer maceradan vazgeçilmediği sürece haykıracağız."





