Judith Schalansky, tarihin arşivinde yerini almış bazı kayıplara not düştüğü anlatısında hayatın faniliğine vurgu yaparken her şeyin er geç yok oluşun girdabında yerini alacağından söz ediyor: "Hayatta olmak kayıplar yaşamak demektir... her şey daima çöptür. Her bina daima harabedir ve her yaratım yıkımdan başka bir şey değildir!.."

Bu yazının konusu, yeni kuşakların kitaplara olan mesafeli duruşu değil, Judith Schalansky'nin Türkçede yayımlanan ikinci kitabı 'Kayda Geçen Kayıplar'ı. Ama kitabı tanıtmadan önce onunla ilk temasımda yaşadığım tecrübeden söz edeyim.

Kitabı incelerken rastgele bir yazıyı (hangisi olduğu önemli değil) açıp okumaya başladım. İnanılmaz sıkıldım. Son derece kişiseldi, cümleler uzun muğlaktı. Hevesimi tam yitirmişken "Bari önsözünü bir okuyayım" dedim. Daha girişiyle beni kendine bağladı. O an anladım ki, güzel kitap, ilk sayfasından son sayfasına mükemmel bir proje demek değildir. Bazen bir cümle için "İyi ki okumuşum" denir ve o cümlenin bulunduğu kitap okumaya değerdir. İyi kitap bazen içindeki bir ifadesiyle, bir bölümüyle, bazen önsözü, bazen sonsözüyle bizi kendine bağlar.

Bu öylesine yaşadığım tecrübenin bende yarattığı "Şimdiye kadar nasıl akıl edememişim" şaşkınlığı yaşarken o anki düşündüklerimi, okur olarak yanlışlarımızı, önyargılarımızı ve bunun özellikle ana akım okuru nasıl kötü etkilediğini de ekleyerek üç beş kelamı kayıt altına almak istedim.

ÇBİR KİTAP 'MÜKEMMEL BİR BÜTÜN' DEĞİLDİR

Ne olacağına, nasıl yaşayacağına, ne biçim bir yol tutacağına bir türlü karar veremeyen bu ülkenin kafası karışık insanlarının kitaplarla, daha doğrusu bilmekle, öğrenmekle ilgisi dün ne kadarsa üç aşağı beş yukarı bugün de o kadar. Ve benim eleştirim hiç kitap okumayanlardan çok iyi kötü okuyanlarla ilgili.

Öncelikle o kitle kitabı dişine göre bulmayınca kendince şöyle mazeretler ileri sürüyor...

*Kim okuyacak o kadar sayfayı!

Hiç kabul edemediğim ve giderek arttığını sandığım okur davranışı, gerçek okur tutumu değil. Sanki yazarın kitabını okurun ilgi alan ve eşiğine yazması gerekirmiş gibi. Aynı şeyi filmler için bile yapılıyor olması bizim ulus olarak yaygın 'haslet'imizle ilgili. Çok uzun süre bir şeye dikkat veremiyoruz. Bilmeyi, yorumlamayı, keşfetmeyi, organize düşünmeyi bir başkasına, özellikle de yazara bırakıyoruz. Bu da şu anlama geliyor; yazarlar kendileri çalıp kendileri oynasınlar:))

* Hiç eğlenceli değil. Aşırı sıkıldım!

Oysa bir kitabın varlık nedenini sıralasak ilk yüz gerekçede 'eğlendirme' misyonuna rastlayamazsınız. Sayısız kitabın okuruna büyük bir keyif verdiği gerçeğine rağmen böyledir bu. Eğlenmek için kitap okunmaz ama bazı kitapları okurken çok eğlenirsiniz. Bu böyledir diye, kitaba 'eğlendirmek' gibi bir misyon yüklenemez.

* Bana çok ağır geldi!

Bu mümkün, bir yere kadar da geçerli bir mazeret. Ama bir kitap Size bilmediğinizi, hissetmediğinizi, öğretmiyor, sizi yabancı duygulara, durumlara ve diyarlara götürmüyor, yaşamadığınızı yaşatmıyor ve sizin hayatınızın parodisinden ötesine geçmiyorsa niye okunsun ki!..

Kısacası kitaplar, bizi yeni bilgilerin, farklı hayatların ve duyguların, aykırılıkların, aşırılıkların iklimine götürmüyorsa, bizi doğrunun ve yanlışların sınırlarında gezindirmiyor ve kendi düşüncelerinizi yaratmanın önünü açmıyorsa niye okunsun ki!..

Ama bir yandan da bu kitle, zorluklarla boğuşan yayınevlerini ayakta tutuyor. Böyle bakarsak ortalama okur varlığıyla ve seçimleriyle çok önemli bir görevi yerine getiriyor. Ancak bıkıp usanmaksızın benzer klişelerle birbirinin aynısı olarak yazılan, neredeyse aynı ifadelerle olayları ve durumları köpürten aynı biçimde sonuca götüren kitapları okumak, sizi bir kısır döngünün içinde tutmaktan, hissediyor, düşünüyor, anlıyor ve dönüştürüyor gibi yapmaktan öte bir anlam taşımıyor.

Diyeceğim o ki, okur sayısı görece artsa da değişimi, dönüşümü, gelişimi, iyiyi, doğruyu, güzeli isteyen insanların sayısında bu yüzden bir artış olmuyor.

İyi kitap, bizi sarsmalı, zaman zaman canımızı yakmalı, bize rağmen yeni düşünceleri savunmalı, hep bir fazla söyleyeceği olmalı. Siz de bilmediğiniz her sözcük, her kavram, her analiz için elinizi sözlüklere, Google'a atmaktan yerinmemeli, her daim öğrenmeli, tuğla üzerine tuğla koymaktan, düşüncelerden ve bilgilerden oluşan gök kulelerinizi inşa etmeli, yeni fikir fırtınalarının göğsünüze çarpmasından şikayetçi olmamalısınız.

1. Manset2 Kayda Gecen Internet Icin

KAYDA GEÇEN KAYIPLAR DA NE OLA!..

Alman yazar, editör ve çevirmen Judith Schalansky'nin 'Kayda Geçen Kayıplar'ı, öncelikle adıyla gönlümü fethetmişti. Ancak niyetim baştan sonra okumak değil, bir tanıtım yazısı yazacak kadar hakkında fikir sahibi olmaktı. Bu yüzden rastgele bir konuyu açıp okumaya başladım. Seçtiğim yazı son derece kişisel, muğlak ifadeler ve göndermelerle yüklü zor bir yazıydı. Tam kitabı elimden bırakacakken kitabın başında bir önsöz olduğunu fark ettim ve onu okuyayım bari dedim. Müthiş bir önsözdü, bence kitabın tamamından daha değerliydi. Bu hissiyatle o yazı, bu yazı derken kitabı bitirdim. İyi yazılar, özellikle önsöz vasat olanın kefaretini üstlenmişti.

Önsöz demişken kimileri önsözleri okumayı angarya olarak değerlendirir. Bense onlarda duyarlığın, düşüncelerin, envai çeşit bilgi ve insan mirasının ufuk açıcı izdüşümlerini bulurum. Sırf kitaplarına yazdıkları önsözler için bağlandığım yazarlar vardır. Buna İrene Vallejo'nun her satırına kalpten bağlandığım 'Papirüs'ünü (Bilgi Yayınevi) gösterebilirim. Canım sıkıldığında kitapların hangi zamanlarda neye rağmen, nasıl varolduklarını, bilgelerin, düşünürlerin, kralların birkaç fazla kitaba sahip olmak adına neler yaptıklarını öğrenmek için Vallejo'nun kitabından birkaç sayfayı yeniden okurum.

Judith Schalansky'nin Türkçeye çevrilen ilk kitabı 'Ücra Kıtalar Atlası, Kırmızı Kedi - 2019' idi ve pek de ilgi görmemişti. Bu kitabın önsözünü o zamanlar okuyabilseydim fikrim bambaşka olabilirdi. Önsöze ısrarla vurgu yapmamın sebebi bu.

SÖZLER YAZIYI SIKIŞTIRIR!..

Judith Schalansky'nin kitabında sözünü ettiği ilk kayda değer kayıp, türü tamamen yok olmuş Hazar Kaplanı. Yazar bu bahtsız hayvanın dramatik yazgısına dair önemli bilgiler verdikten sonra bir başka yazısında bizi tarihi, şarabı ve zeytiniyle ünlü Lesbos'a götürüyor... artık bir dünya mirası olan ozan Sappho'sunun kayıp aşk şarkılarına kulak vermemizi, onun şiirlerindeki eksik sözcükleri gönlümüzce tamamlamamızı istiyor.

Schalansky'nin kayda değer kayıplar listesinde Guerecki'nin tek boynuzlu atı da yerini alıyor. Schalansky yazısında mitolojiyle kendi yaşanmışlıklarını bir öykü tadında aktarırken "...Kafamda sadece boş laflar ve özlü sözler vardı. Nasıl diyorlardı? Yollar yürümekle oluşur. Koyuver gitsin... insan bir çok şey düşünebilirdi, ancak hissederken işe yaramıyordu" sözleriyle bizi çarpıyor ve konuyu dünyanın zulmüne ve yıkımına maruz kalmış Villa Sacchetti'ye (kayda gerçek bir kayıp daha) konuk ediyor. Ama yazar Mani'nin Yedi Kitabı' yazısında bence kendine özgü anlatı gücünün zirvelerinde kadehini dile hükmetmenin utkusuna kaldırıyor. Bu yazısında özellikle şu ifadesine özellikle bayıldım:

"Yıllar geçer, bilge yolunu bulur, bir sır açıklanır, içerik biçimi, zanaat sanatı, sözler yazıyı sıkıştırır..."

HER ŞEY DAİMA ÇÖPTÜR!..

'Kayda Geçen Kayıplar'ın önsözüne övgüler düzmüştüm ya!.. O önsözden (sıraya riayet etmeksizin) alıntılar yapıyor, kitaba ve yazara ilişkin takdiri size bırakıyorum...

"Hayatta olmak kayıplar yaşamak demektir... Aslında her şey daima çöptür. Her bina daima harabedir ve her yaratım yıkımdan başka bir şey değildir, insanlığın mirasını muhafaza etmekle övünen her disiplin ve kurumun eseri de öyle. Arkeoloji bile, geçmiş çağların çökeltilerine özenle ve dikkatle girdiğini ileri sürse de, bir tahribat biçimidir. - arşivler, müzeler, kütüphaneler, hayvanat bahçeleri ve doğa koruma alanları ise idare edilen mezarlıklardan başka şeyler değildir, depoladıkları mallar sıklıkla şimdiki zamanın canlı dolaşımından koparılıp bir kenara konulur, hatta unutulur, tıpkı anıtları şehirlerin arazilerini dolduran kahramanca olaylar ve figürlr gibi... Yeryüzünün kendisi bilindiği gibi geçmiş geleceğin bir enkaz yığınıdır, insanlık ise huşu uyandıran bir eski çağın rengarenk parçalar halinde bir araya getirilmiş, birbiriyle çatışan mirasçı topluluğudur... geçmişin tek yararı, yeni olandan daha zayıf olmak(tır)... dünya bir ölçüde kendisinin uçsuz bucaksız bir arşividir... Ölümlü olmayı kavramak inciticidir, faniliğe direnmeye ve meçhul gelecek kuşaklara izler bırakmaya, mezar taşlarının granitine kazınmış niyet beyanının yorulmadan iddia ettiği gibi, anılarda 'unutulmaz' kalmaya yönelik kibirli talep ise anlaşılabilir... Tüm kitaplar gibi önünüzdeki kitap da, bir şeyleri yaşatma, geçmişi akla getirme, unutulanı çağırma, susulanı dile getirme ve kaçırılanın yasını tutma arzusu tarafından yönlendirilmiştir."

Kayda Geçen Kayıplar / Judith Schalansky / Can Yayınları

2. Hatırlanmaya Deger Internet Icin

Alışılmışın ötesinde hınzırlıklar ve envai çeşit zeka oyunları

Biri dünya çapında şöhretli iki iyi yazarın, işlerini güçlerini bırakıp birlikte kitaplar yazması, birlikte eğlenmesi, muziplikler yapması beni bir okur olarak daima mutlu etmiş ama aynı zamanda hep şaşırtmıştır da! Biri (Borges) diğerinden on beş yaş büyüktür ve şöhret yolunda bir hayli basamağı tırmanmış durumdadır üstelik. Böyle bir birliktelikte sıfır egonun iki yazarım işbirliği edebiyata harika eserler kazandırmıştır.

Hayatlarının farklı alanlarında özel bir dostluğu da paylaşan Arjantinli iki ustanın 'Hatırlanmaya Değer İki Tezahür ve Ölüm İçin Bir Model' adlı öykü kitabı da bu ortak emeğin en güzel örneklerindendir.

TUHAF... İRONİK VE EĞLENCELİ

Jorge Luis Borges ve Adolfo Bioy Casares’in kendilerine has mizah duygusunu yansıttıkları kitaplarının ilk iki öyküsünde Honorio Bustos Domecq’in (Borges'in büyük dedesi Francisco Bustos ile Adolfo Bioy Casares'in büyük dedesi Ahmet Domecq'in isimlerinin esininden doğan yazar - hem Borges hem Casares) kaleminden, korkudan ölen küçük bir kızın dramına ve enfes yemeklerin gökteki iştah kabartan gösterisine tanıklık ediyoruz.

Yine Bustos Domecq’in önsözüyle ve mahlas isimle yayımlanan “Ölüm İçin Bir Model” ise, tam Borges tarzı bir şakalama, kırklı yılların Buenos Aires çevrelerine ışık tutan polisiye bir oyun. Alışılmışın sınırlarını zorlayan bu zekâ oyunu, özellikle edebi yenilik arayanlara hitap ediyor.

Türkiye'de Borges isminin bir kitapta görülmesi, belirli bir okur kitlesi için zaten başlı başına bir ilgi vesilesi. Bu eşsiz yaratıcılığın ufuklarında dolanan kolektif kitap da bunlardan biri.

Hatırlanmaya Değer İki Tezahür ve Ölüm İçin Bir Model / Jorge Luis Borges - Adolfo Bioy Casares / Everest Yayınları

3. Sonsamuray Helen Internet Icin

Samuray olma yolunda dahi bir çocuk

Yazar bir söyleşisinde ilk romanı olan Son Samuray'a dair pişmanlığını şöyle dile getirmişti: bu kitabımı üretim konusunda dikkatsiz insanlarla (dizginin doğru yazılımı kullanmak yerine Japonca kanji için grafik görüntüler kullanması gibi şeyler) yayınladığım için pişman oldum, o zamanlar onu nasıl koruyacağımı bilemeyecek kadar cahildim."

Neyse ki romanın Türkçe çevirisi ve editörlüğü gayet başarılı. Son Samuray'ın konusuna gelince...

Üstün zekasının yanı sıra aykırılığıyla dikkatleri çeken Oxfordlu Sibylla, oğlu Ludo’yu tek başına büyütürken kendine özgü yöntemlerine okuduğu kitaplardan, öğrendiği dillerden ve seyrettiği filmlerden nasıl etkilenmişse aynısını yansıtmaya çalışır.

Böylelikle Ludo olağanüstü bir çocuk olarak büyür. Daha çocuk yaşlarda Yunanca, Japonca, İbranice, Arapça, Fransızca ve daha pek çok dil öğrenir. Öte yandan gördüğü her şeye anlam vermek bilgisine bilgi katmak isteyen Ludo'nun başlıca takıntısı babasının kim olduğudur.

Ludo'nun babasını bulmak için çıktığı yolculuğun sonunda ise Akira Kurosawa’nın Yedi Samuray’ı dönüp durmaktadır.

Son Samuray / Helen Dewitt / Alfa Yayınları

Olmayacakseyler Hürer Internet Icin

'Olmayacak Şeylerin Romanı' olur mu, olur!

'Kulağakaçan Böceği', 'Tanrının Karalama Defteri', 'Mahya İblisi',

'Rüyaların Yazıldığı Yer' ve 'Bir Cinayetin Kakofonisi' gibi romanlarıyla tanıdığımız Hürer Ebeoğlu, ironik tavrını ve farklı üslubunu yeni romanı 'Olmayacak Şeylerin Romanı'nda sürdürüyor.

Öte yandan birçok televizyon dizisinin altında da imzası bulunan yazarın yeni romanının konusu şöyle...

Yüzüyle görenlerin anında nefretini uyandırdığı için insan içine çıkarken maske takmak zorunda talan bir yazar, kendi rızasıyla köle olmaya karar veren bir kadın ve sevdiklerini yitirenlerinin acısını dindirebilen, ancak her huzura eriştirdiği yüreğin kahrını yüklenen, bu yüzden de kendi ruhuna eziyet eden... Birinin maskesi, diğerinin teslimiyeti, ötekinin yeteneği, bir hikayenin farklı açılarını oluşturuyor.

Hürer Ebeoğlu, 'Hoşkusur'un estetiğiyle ördüğü 'Olmayacak Şeylerin Romanı’nda toplumsal normların absürtlüğünü sorguluyor.

Olmayacak Şeylerin Romanı / Hürer Ebeoğlu / Bilgi Yayınevi