Italo Calvino, "Klasikleri Niçin Okumalı" adlı enfes kitabında klasik eserlerin hem varlıklarını duyurduklarında hem de belleğimizin katmanları arasına gizlendiklerinde bizi etkilediklerini, dolayısıyla olgunluk çağımızda onlara yeniden dönmek için zaman ayırmamız gerektiğini söylemişti. Bu tanıma en çok yakışan klasiklerden olan Montaigne'ın Denemeler'i beş asır öncesinde yakılmış ve ışığıyla hâlâ ruhumuzu aydınlatan bir deniz feneri olarak birçok kez okunmayı hak ediyor.

Hayatımızın her çağına söyleyeceği sözü vardır klasiklerin. Okur geçersiniz ama zihninizde, gönlünüzde bıraktığı izler ömür boyu sürer. Öte yandan eğitim hayatımızın bir yerlerinde yollarımız klasiklerle kesişmiş olsa da, yıllar sonra bir bakarız ki, okuduğumuzu, anladığımızı, içselleştirdiğimizi sandığımız klasiklerle ilişkimiz yüzeysel kalmıştır.

İşte bize o aşina klasiklerden biri de Montaigne'nin Denemeler'idir.

Bir iyi bir kötü olan durum da şu:

Yıllar boyunca birçok klasik gibi telifsiz olduğundan yalan yanlış, eksikli kusurlu basılmış bu klasiğin son yıllarda çevirisi mükemmel ve eksiksiz edisyonları yayımlandı.

Birçok klasiğin aksine Montaigne'in ilginç bir kaderi var; Gördüğü büyük ilginin yanı sıra "Haa evet o mu, bir ara muhakkak bakarım" deyip, bir kenara bırakılması, onun bunun yaptığı alıntılarla yetinilmesidir.

Oysa baştan sona hem de defalarca okunmayı hak ediyor Montaigne; hem kendi düşünceleri hem de antik dünyadan kendi çağına sayısız yazar ve düşünürden yaptığı alıntılarla!

Ben de hazır yeni bir yıla girmişken bazı düşünceleri ve sözleri içimize işler de hayat yolunda katlanmamız gerekenlere dair ihtiyacımız olan moral, güç ve ufku bahşeder umuduyla bir başucu klasiği olarak onu öneriyorum.

HAYAT DENİZİNDE DOĞRU BİR YOL TUTTURMAK

Elbette Mantoigne'den bu yana hayat çok değişti. Hayat algımız, ömür uzunluğumuz, standartlarımız, alışkanlıklarımız da!.. Ama bazı şeyler hiç değişmez; içimizin derinliklerinde kendimizle ve başkalarıyla verdiğimiz düşünsel kavga.

İşte bu bağlamda Fransız düşünürün yüzyıllar öncesinden hayatımızı doğrudan ilgilendiren birçok kavrama dair sözleri hâlâ canlılığını koruyor.

Hayatı da ölümü de - çoğu kez ihtiyacımızın aksine yersizce abartıp eksilten modern çağın insanlarıyız. Eski çağlarda insan bir kez ölürdü, şimdi sanırım kafamızda defalarca yaşıyoruz ölümü. Hayat uzadıkça ölüme dair korkularımız azalmıyor, artıyor.

Özellikle son zamanlarda içini boşalttığımız kavramlarla ne yapacağımızı bilmez bir halde öylece kalışımızı da açıklıyor bu durum.

Vaktiyle üç kitap olark basılmış, yüz yirmi üç denemenin her birinde dibi kör karanlık hayat denizinde umutsuzca küreklerinizi çektiğiniz teknenize yön veren sözler bulacaksınız.

Ben birkaçını örnek olarak seçtim, gerisi size kalmış!..

ÜZÜNTÜ; KORKU; AYLAKLIK; DOSTLUK VS...

* Ömrümüzü tüketen ÜZÜNTÜ: "Bu duyguyu (üzüntü) hiç bilmiyorum; hiç sevmiyorum bu duyguyu, değer de vermiyorum ama insanlar bu konuda önceden özel bir pazarlık yapmışlar sanki ve özel bir önem atfediyorlar bu duyguya. Bilgelik, erdem, vicdan kisvesine büründürüyorlar bu duyguyu... üzüntü her zaman insana çok zarar veren, mantıksız bir duygudur. Üzüntüyü korkaklık ve alçaklık gibi gören Stoacılar yandaşlarına yasaklamışlardır bu duyguyu..."

Stoacılar kadar sert düşünmek lazım mı bilmiyorum ama, hiç kimseye hatta kendimize üzüntümüzü sergileyerek erdemli bir davranışta bulunduğumuzu sanıp kurumlanmayalım en azından.

*Yedi büyük günahın en kolayı AYLAKLIK: "Zihinler onları dizginleyen ve zorlayan bir şeyle meşgul edilmezse, muhayyilenin boş alanında oraya buraya atarlar kendilerini" diyor Montaigne, bir de alıntı yapıyor Martialis'in Epigramlar'ından:

"Quisquis ubigue habitat, maxime, nusquam habitat / Hep söylerler, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır."

Yani uzun sözün kısası, aylaklıkla inziva ve tefekkür arasında ipince bir çizgi vardır.

*Bir mahcubiyet kaynağı olarak KORKU: "Korku, görevimizden ve onurumuzdan aldığı cesareti geri verdiğinde gücünün sonuna gelmiştir... En korktuğum şey korkudur. Bütün zorluklar içinde en zor olanıdır."

Ah bir de ecele faydası olaydı!..

* UZUN YAŞAMAK... Kime göre neye göre!: Montaigne, felsefe yapmanın ölümden korkmamak anlamına geldiğini söylüyor ve Cicero'dan bir ibareyle bunu teyid ediyor; "Felsefe yapmak ölüme hazırlanmaktır."

Moden çağın insanının ölüme hazırlanmak gibi bir gailesinin olduğunu sanmıyorum ama Montaigne hayat süremizin niceliğine dair enfes bir örneklendirme yapıyor:

"Normal yaşam süresini aşmışsın!.. Kanıt mı; Tanıdıkların içinde senin yaşına gelmeden ölenleri say... Kaç kişi ölmüş bu yaşa gelmeden"

Ellili yılları aşındırmışlar için züğürt tesellisi olabilir bu mantık! Ne var ki kimse (bu çağın insanı) başkasının ölümü üzerinden bir şükür duvarı inşa etmez, aksine hınzırca bir ferahlık icat eder:

Hâlâ hayattayım!

*Çok aradığımız, çok çabuk paraladığımız DOSTLUK: "Biricik ve gerçek bir dostluk diğer bütün yükümlülüklerden kurtarır insanı..."

Horatius da dostluğu daha da yükseğe bir yere yerleştirmiş:

"Aklım başında olduğu sürece / Sevdiğim bir dostla mukayese edebileceğim hiçbir şey olamaz!"

Ama unutmayalım, sahip olduklarımızın içinde değerine oranla en kırılgan şeydir de dostluk!

* Bazen içimizdeki 'ben' ile bir esenlik köprüsüdür YALNIZLIK: "... yalnızlığın amacı huzurlu, sakin ve de keyfe uygun bir hayattır. Ama bunun için uygun bir yol bulunamıyor her daim; insan çoğu zaman sorunlardan kurtulduğunu zanneder; oysa sadece değişmiştir sorunlar."

* Herkesin ŞÖHRETi kendine: "Dünyadaki budalalıklar içinde en yaygın, en evrensel olanı insanın şöhretiyle ilgili kaygısıdır."

Bu iddiayı kendimce artırıyorum:

Bundan daha da budalaca olanı birilerinin şöhretine olan merak ve tutkudur. Mesela magazin malzemeleri üretimi ve tüketimi!

* Varlığı bir dert yokluğu apayrı bir dert VİCDAN: Aslında Juvenalis durumu iyi özetlemiş;

"Kendi mahkemesi tarafından bağışlanmamak ilk cezasıdır suçlunun."

Üstüne Montaigne son noktayı koymuş;

"Vicdan içimizi korkuyla doldurduğu gibi umut ve güvenle de doldurur."

Dünyanın en zor işlerinden biri de vicdansız birine vicdansız olduğunu kanıtlamaktır.

Denemeler / Michel de Montaigne / Alfa Kitap

2. Metropolis Internet Icin

Yakın geçmişten pek de uzak

olmayan bir geleceğin distopyası

Geçen yüzyılın edebi kehanetleri birer birer gerçekleşiyor. Thea von Harbou'nun romanı Metropolis de öngörülebilir ve mümkün bir gelecekte olacaklara dair öngörüsüyle göz kamaştıran eşsiz bir modern klasik!

Romanı mı daha etkili yoksa filmi mi" diye düşündüren modern klasiklerden Metropolis-çok da uzak olmayan bir geleceğin bilimkurgusu ilk kez 1926 yılında yayımlanmıştı. Thea von Harbou'nun senaryosunu da kendisinin yazdığı romanını yayınlandıktan bir yıl sonra kocası Fritz Lang filme çekmişti.

Metropolis'te, Alfred Abel, Gustav Fröhlich Freder, Brigitte Helm, Fritz Rasp ve Grete Berger gibi aktör ve aktrisler oynamıştı.

Yüzyıl öncesinden bugüne, yapay zekâ ve otomasyon çağının şafağına selam duran Metropolis ise teknolojinin tahakkümü, kitlelerin manipülasyonu ve sınıf çatışması üzerine bir roman.

Bu modern klasiğin konusuna gelince...

Devasa boyutlardaki fütüristik şehir Metropolis, sert ve acımasız bir hiyerarşiye hapsolmuştur. Yukarıda, şehrin efendisi Joh Fredersen’in Yeni Babil Kulesi’nden yönettiği şaşaalı bir dünya vardır. Onun altında ayrıcalıklı seçkinlerin sefahat içinde yaşadığı Oğullar Kulübü; en aşağıda ise şehrin tüm ihtiyaçlarını üreten, dev makinelerin dişlileri arasında ömür tüketen güneşe hasret isimsiz proleterler ordusu.

Günün birinde Fredersen’in oğlu Freder, işçilerin koruyucu meleği Maria ile karşılaştığında gaddar tiranlığın temelleri de sarsılmaya başlar. Çünkü babasının inşa ettiği sözde cennet, aslında cehennemi yaşayanların sırtında yükselen bir kamburdan öte bir şey değildir. İki dünya arasındaki uçurum derinleşirken, hırslı mucit Rotwang’ın laboratuvarında ise insan suretine bürünmüş soğuk bir metal uyanır: Kaosun ve yıkımın habercisi olan Makine-İnsan!.

Metropolis / Thea von Harbou / İthaki Yayınları

3. Adile Nasit Internet Icin

Tiyatro ve sinemanın

efsanesine vefa kitabı

Türk tiyatro ve sinemasının efsane oyuncularından Adile Naşit'in hayatını, sanatçı kişiliğini, yaşadığı dönemin kültürel ortamını yansıtan biyografisi, genişletilmiş ve gözden geçirilmiş baskısıyla yeniden yayımlandı.

Sibel Öz’ün yaklaşık dört yıllık bir çalışmasının ürünü olan bu kitap, aynı zamanda sanatçıya duyulan vefanın ifadesi olarak sunulmuş.

Kitap, Adile Naşit’in kim olduğu ve neden bu kadar sevildiği sorusuna özellikle sinema tarihinin içinden ve bu alandaki standartlara eleştirel bir bakışla cevap arıyor. Öz'ün kitabında, ulusal tiyatro ve sinema tarihimize yaptıkları büyük katkılarla ayrıcalıklı bir yere sahip olan Naşit ailesinin öyküsü de ayrıntılı bir biçimde veriliyor.

Adile Naşit / Sibel Öz / Everest Yayınları

4. Daglarda Internet Icin

Mutluluk puslu

dağların ötesinde

Geçtiğimiz aylarda "Işığın Alanı" adlı romanıyla raflarda yerini alan Japon yazar Yūko Tsuşima, bir başka kadın hikayesi "Dağlarda Koşan Kadın" ile sadık okurlarını sevindirdi.

Kuzey Baykal'ın Japonca aslından çevirdiği "Dağlarda Koşan Kadın"ın romanı, inşa ettiği yalın ve gerçekçi ortamı güçlü tasviriyle dikkat çekerken masalsı ve lirik anlatımıyla da gönül okşuyor.

1970'lerin nostaljik Japonyası'nı da başarıyla yansıtan romanın konusu ise şöyle...

Takiko Odaka; alkolik babası, liseli erkek kardeşi ve evi ayakta tutabilmek için canını dişine takmış terzi annesiyle birlikte apartmanların gölgelediği bir evde yaşayan yirmi yaşında genç bir kadındır. Karnında nikahsız bir ilişkinin sonucu olarak taşıdığı bebeğini doğurmakta kararlıdır. Takiko ne toplumun ön yargıları ve mahalle baskısını umursamış ne de anne babasının giderek büyüyen baskı ve şiddetinden gözü korkmuştur. Bekâr bir anne olarak çocuğuyla birlikte yaşamak ister. Hayalini kurduğu hayatı kimsenin yardımı olmaksızın gerçekleştireceğine olan inancı tamdır; bu hayat puslu dağların duraklarında olsa bile.

Dağlarda Koşan Kadın / Yūko Tsuşima / Jaguar Kitap

5. Karanlıgı Seversin Internet Icin

Stephen King'den

karanlık öyküler

Gerilim türünün dehası, Hollywood sinemasının esin kaynağı Stephen King'in bu kitabında on iki öykü var. Yer yer ironik ama hep korkunun eşiğinde beliren bu hikayelerde fanilik, önsezi, şans ve gerçeklik gibi temalar işleniyor. Kitaptaki “İki Yetenekli Serseri” adlı öyküde uzun süredir bazı yeteneklerin ardında saklı kalan sırlar var. “Danny Coughlin’in Kötü Rüyası”nda bir rüyanın birçok insan için nasıl bir kâbusa dönüştüğü hikaye ediliyor. “Cevapçı” ise önsezinin iyi şans mı yoksa kötü şans mı olduğuna dair tipik bir Stephen King anlatısı.

Karanlığı Seversin / Stephen King / Altın Kitaplar