Venezuela’da kısa aralıklarla meydana gelen iki büyük deprem, bilim dünyasında ikiz deprem tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Karayip ve Güney Amerika tektonik plakalarının sınırında yaşanan 7,2 ve 7,5 büyüklüğündeki sarsıntıların ardından, Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü ve AFAD Deprem Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Sözbilir Türkiye açısından önemli değerlendirmelerde bulundu.
Sözbilir, Venezuela’da 39 saniye arayla meydana gelen depremlerin sismolojik olarak ikiz deprem niteliği taşıdığını belirterek, Türkiye’de de benzer senaryoların bilimsel olarak daha ayrıntılı incelenmesi gerektiğini vurguladı. Sözbilir’e göre asıl kritik başlık, Türkiye genelindeki hangi fay segmentlerinin birbirini tetikleyerek art arda büyük depremler üretebileceğinin ortaya konulması.
Venezuela’daki sarsıntılar yeni tartışma başlattı
Venezuela’da meydana gelen iki büyük deprem, yalnızca bölgeyi değil, deprem kuşağında yer alan ülkeleri de yakından ilgilendiren bir örnek olarak değerlendiriliyor. 24 Haziran’da yaşanan 7,2 ve 7,5 büyüklüğündeki depremler arasında yalnızca 39 saniye bulunması, sarsıntıların etkisini çok daha yıkıcı hale getirdi.
Prof. Dr. Hasan Sözbilir, bu tür depremlerde ilk sarsıntının yapılarda ciddi zayıflamaya yol açtığını, hemen ardından gelen ikinci büyük depremin ise hasarı ağırlaştırdığını ifade etti. Sözbilir’e göre ilk şokla taşıyıcı sistemi zorlanan binalar, ikinci sarsıntıya çok daha savunmasız yakalanıyor.
Bu durum, özellikle yapı güvenliği zayıf bölgelerde can kaybını ve yıkımı dramatik biçimde artırabiliyor. Venezuela örneği bu nedenle, Türkiye gibi aktif fay hatları üzerinde bulunan ülkeler için önemli bir uyarı niteliği taşıyor.
İkiz deprem riski Türkiye için de gündemde
Prof. Dr. Sözbilir, ikiz deprem kavramının Türkiye açısından yabancı bir senaryo olmadığını hatırlattı. Türkiye’nin yakın geçmişte benzer deprem davranışlarına tanıklık ettiğini belirten Sözbilir, özellikle 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerini bu başlık altında değerlendirdi.
6 Şubat’ta meydana gelen büyük depremler, farklı fay segmentlerinin kısa zaman aralıklarıyla kırılmasının ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Sözbilir, yakın dönemde Sındırgı’da yaşanan sarsıntıların da ikiz deprem modeline örnek gösterilebileceğini ifade etti.
Bu örnekler, Türkiye’de fay sistemlerinin yalnızca tekil deprem üretme potansiyeliyle değil, birbirini tetikleyebilecek segmentler açısından da ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.
Fay segmentleri tek tek incelenmeli
Sözbilir’in en dikkat çeken çağrısı, Türkiye genelindeki fay segmentlerinin ikiz deprem üretme kapasitesinin belirlenmesi yönünde oldu. Türkiye, Kuzey Anadolu Fay Zonu, Doğu Anadolu Fay Zonu ve Batı Anadolu’daki graben sistemleri başta olmak üzere çok sayıda aktif fay hattına sahip.
Bu fayların bazıları tek başına yıkıcı deprem üretebilirken, bazı segmentlerin birbirini tetikleme olasılığı da bulunuyor. Sözbilir’e göre bu ilişkinin bilimsel olarak netleştirilmesi, gelecekteki deprem senaryolarının daha sağlıklı kurulması açısından kritik önem taşıyor.
Hangi fayın kırılmasının başka bir segmenti harekete geçirebileceği, hangi bölgelerde art arda büyük depremler yaşanabileceği ve bu senaryoların yerleşim alanlarını nasıl etkileyebileceği ayrıntılı şekilde çalışılmalı.
6 Şubat depremleri önemli bir ders oldu
Türkiye’nin yaşadığı en ağır afetlerden biri olan 6 Şubat depremleri, ikiz deprem riskinin ne kadar ciddi sonuçlara yol açabileceğini acı biçimde gösterdi. Kahramanmaraş merkezli depremler, geniş bir coğrafyada büyük yıkıma neden oldu ve milyonlarca insanı etkiledi.
Sözbilir’in değerlendirmesi, 6 Şubat sonrası Türkiye’de deprem araştırmalarının yeni bir bakış açısıyla sürdürülmesi gerektiğine işaret ediyor. Artık yalnızca “hangi fay ne zaman kırılır” sorusu değil, “hangi fay hangi fayı tetikleyebilir” sorusu da bilimsel çalışmaların merkezine alınmalı.
Bu yaklaşım, yerel yönetimlerin imar planlarından afet hazırlıklarına, yapı denetiminden acil müdahale stratejilerine kadar pek çok alanda belirleyici olabilir.
Sındırgı örneği yeniden hatırlatıldı
Prof. Dr. Hasan Sözbilir, yakın dönemde Sındırgı’da yaşanan depremleri de ikiz deprem modeli açısından örnek gösterdi. 10 Ağustos ve 27 Ekim 2025 tarihlerinde meydana gelen 6,1 büyüklüğündeki sarsıntılar, bölgedeki fay davranışlarının daha yakından incelenmesi gerektiğini ortaya koydu.
Sındırgı çevresi, Batı Anadolu’nun aktif tektonik yapısı içinde yer alıyor. Bu bölgedeki fayların karakteri, Ege Bölgesi ve çevresindeki deprem riskinin anlaşılması açısından önem taşıyor.
Sözbilir’in bu örneği gündeme taşıması, yalnızca büyük şehirlerin değil, orta büyüklükteki yerleşimlerin de deprem senaryolarına daha dikkatli hazırlanması gerektiğini gösteriyor.
Büyük artçılar da yıkıcı olabilir
Venezuela’daki depremlerin ardından gündeme gelen bir diğer risk de büyük artçılar oldu. Prof. Dr. Sözbilir, bölgede yakın gelecekte 6,5 büyüklüğüne varabilecek yıkıcı artçıların yaşanabileceğini belirtti.
Deprem sonrası dönemde artçı sarsıntılar, hasarlı binalar için ciddi tehlike oluşturuyor. İlk büyük depremle zarar gören yapılar, daha küçük fakat güçlü artçılarla tamamen yıkılabiliyor. Bu nedenle afet bölgelerinde hasar tespiti yapılmadan binalara girilmemesi hayati önem taşıyor.
Türkiye açısından da büyük depremlerden sonra artçı riskinin doğru yönetilmesi gerekiyor. Hasarlı yapıların hızla belirlenmesi, tahliye süreçlerinin disiplinli yürütülmesi ve vatandaşların resmi uyarılara göre hareket etmesi can güvenliği açısından kritik.
Deprem çalışmaları hızlandırılmalı
Sözbilir’in çağrısı, Türkiye’de deprem araştırmalarının daha bütüncül bir anlayışla ele alınması gerektiğini gösteriyor. Fay hatlarının yalnızca haritalanması değil, birbirleriyle olası etkileşimlerinin de modellenmesi gerekiyor.
Bu kapsamda üniversiteler, AFAD, yerel yönetimler ve ilgili bilim kurumları arasında veri paylaşımının güçlendirilmesi önem taşıyor. Aktif fay segmentlerinin deprem üretme aralıkları, gerilme birikimi, geçmiş kırılma kayıtları ve birbirini tetikleme olasılıkları birlikte değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin deprem gerçeği dikkate alındığında, bu çalışmalar yalnızca akademik bir başlık değil, doğrudan can güvenliğini ilgilendiren bir zorunluluk olarak öne çıkıyor.




