Geçen gün İzmir’in o meşhur imbatını arkama almış, Pasaport İskelesi’nde vapur beklerken gözüm bir bayrağa takıldı. Hepimizin gönlüne kazınan o asil al bayrağımız orada, denizin hemen kıyısında dalgalanıyordu ama bir "farkla"... Zemini alışık olduğumuz kırmızı değil, sapsarıydı.
İlk başta her insan gibi ben de duraksadım. "Acaba bir tasarım hatası mı?" ya da "Güneşten mi solmuş?" diye içimden geçirmedim değil. Ancak biraz araştırınca karşıma çıkan gerçek, beni sadece şaşırtmadı; aynı zamanda bu ülkenin görünmez eller tarafından nasıl titizlikle korunduğunu bir kez daha hatırlattı.
Biyolojik Sınır Hattının Rengi: Sarı
O sarı zeminli bayrak, Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü’ne (HSSGM) ait. Denizcilik geleneklerinde sarı renk (Quebec flandrası), bir geminin sağlıklı olduğunu ancak karasularına girmek için denetlenmesi gerektiğini simgeler. Türkiye, bu evrensel denizcilik dilini kendi milli gururuyla birleştirerek limanlarımıza ve sınır kapılarımıza bir "biyolojik mühür" vurmuş.
Sadece Bir Bayrak Değil, Bir Söz
Benim bu bayrakta gördüğüm şey sadece bir kurum simgesi değil; sessiz bir nöbetin anatomisi. Dijital çağın getirdiği siber saldırıları, ekonomik dalgalanmaları veya teknolojik yarışları her gün konuşuyoruz. Ancak bazen en büyük tehlike, bir geminin ambarındaki mikroskobik bir canlıda veya bir yolcunun çantasındaki görünmez bir virüste saklıdır.
Modern dünyada "savunma" denilince aklımıza sadece tanklar, tüfekler ya da sınır boylarındaki nöbetçiler geliyor. Oysa sağlık, en az toprak bütünlüğü kadar stratejik bir cephe. Pasaport’ta o sarı bayrağın gölgesinden geçerken şunu hissettim: Güvende olmak sadece silahların susması değil, bir şehrin huzurla nefes alabilmesidir.
Sessiz Gücün Nöbeti
Savaşın sadece cephede değil, laboratuvarlarda ve liman girişlerinde kazanıldığı bir yüzyıldayız. Hudut ve Sahiller Sağlık ekipleri, bir salgını daha limana yanaşmadan durdurarak aslında milyonlarca insanı fark ettirmeden koruyor