Bütün bu ve daha nice tanıkların, hatıratın ve belgelerin ışığında Hasan Tahsin’in ilk direnişi başlattığı kabulü, gerçekçi temellere dayanır. Üsteğmen Germencikli İbrahim, Arap Rasim, Saatçi Aziz Efendi, ismi meçhul hapishane kaçkını gibi kişiler, işgal anında Yunanlılarla Konak Meydanı civarında çarpışmış onlarca kişi içinde bulunmuş olabilirler
Tüm bu gelişmelerin ışığında direnişin ilk eylemini Hasan Tahsin yapmıştır. İlk kurşunu bir Rum attı iddiası ise Türkler tarafından savunma duygusu ile ileri sürülmüş politik bir iddiadır. Gerçekçi hiçbir yönü yoktur.
Burada olayın üstünden geçen 100 yıl içinde insanları, “Hasan Tahsin mi, yoksa Saatçi Aziz Efendi mi?” diye ikilem içinde bırakan gerçek ise şudur:
‘’Hasan Tahsin’in eylemi ile Saatçi Aziz’in kurşunu arasında bir kilometre mesafe ile en az yarım saatlik zaman farkı vardır. Önce Hasan Tahsin bomba fırlatıp sonra belindeki tabancayı sıyırıp ateş etmiş, şehit edildikten sonra yeniden yürüyüşe geçen Yunan ordusuna Konak Meydanı’nda bu kez Saatçi Aziz veya başkaları da mukavemet etmiştir. Her iki fedaiye de rahmet diliyoruz. Burada şunu belirtmeden geçemeyiz. Hasan Tahsin’in ilk kurşunlarını yarattığı muazzam panik ve dehşet sebebiyle patlamanın bomba zannedilmesi de mümkündür.’’
Sonuç: Aradan 100 yıl geçtikten sonra Türkiye Cumhuriyeti ile temelden sorunu olan gerici, sahte liberal, sahte sosyalist kişilerin Hasan Tahsin’i itibarsızlığa uğratmaya çalışmaları, gerçekte onların Atatürk’e ve devrimlerine sinsice düşman ve sonuçta Emperyalizmin hizmetinde olduklarına işaret eder. Ulusal kahraman, balçıkla sıvansa bile yurtseverlik parıltısıyla o balçığı eritir.

FADIL DOKUZEYLÜL’ÜN HATIRATI
Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra “Dokuzeylül” soyadını alan ve Kemeraltı Sarraflar Sokağı köşesinde “Dokuzeylül Baharat Dükkanı”nı açan Fadıl Bey, Yunan işgali esnasında İzmir Gümrük Müdürlüğü’nde yetkili bir Türk görevli olarak çalışmıştı. Doğal olarak diğer gümrükçü Türk asıllı arkadaşları ile beraber Yunan idaresi altında çalıştıkları için Yunan Askeri İşgal yönetiminin emir, kontrol ve yönlendirmesi yönünde mecburen çalışmak zorunda idiler. Gümrük binası Pasaport’ta olduğu için 15 Mayıs’taki Yunan işgalinin başlaması, limana yanaşan gemilerin içeriği, inen binen tüm yabancı yolcuların kimliği, bu ortamda oluşan olaylar, nihayet 9 Eylül’e doğru uzanan günler içinde Yunanlıların ve Avrupalı kişilerin ülkeyi terk ederken gümrük binasından geçme zorunda olmalarından dolayı Fadıl Bey, inanılmaz bir gözlem (hatta istihbarat) şansına sahip olmuş ve bunları daha sonra hatırat biçiminde bizlere emanet etmiştir.
Bendeki hatırat ise sevgili dostum Şükrü Kocagöz tarafından bana emanet edilmiştir ve Samim Kocagöz’ün daktilosundan çıkan kopyanın bilgisayara çekilmişinin 57 sayfalık çıktısıdır.
Ben, Fadıl Dokuzeylül’ü 1985 yılında tanıdım. Yeni Asır Gazetesi’nde tarihi diziler yapıyordum. Samim Kocagöz ile romanları konusunda bir söyleşi yapmam arzusu ile Kocagöz Ailesi’ne başvurdum ve randevu istedim. Kocagözler’in evi Karşıyaka Girne caddesinin başında, bizim ev ise bu caddenin en sonunda tren yolunu geçtikten sonra idi. Yani iş dönüşü eve giderken hep Samim Bey’in evinin önünden geçer ve akşam üstleri hep yanan oturma odası lambası altında “Kalpaklılar ve Doludizgin” romanlarıyla hayran olduğum bu büyük yazarı hayal ederdim. Randevu günü evin kapısını eşi Sevinç Hanım açtı, daha ilk anda kendisine evde annemin bana tembihlediği gibi “Tarih hocanız annem Zehra Hanım’ın öğrencisi Sevinç Hanım’a, yani size selamı var” dedim. Durgun ve asil bir hanımefendi olan Sevinç Hanımın yüzünde sanki bin çiçek açtı, büyük bir sevgiyle beni ve foto muhabiri meslektaşım Ercan İşsever’i içeri buyur etti.
Samim Kocagöz ile saatler süren nefis bir süreç içinde İzmir’in işgali, şehit gazeteci Hasan Tahsin ve romanları konusunda çok verimli bir söyleşi yaptık ve bunları teyp ile tespit ettik. Samim Kocagöz, evin arka odasında yaşayan kayınpederi çok yaşlı Fadıl Dokuzeylül ile de konuşmamı önerdi. Arka odaya geçtik. İçinde bir yatak olan itinalı bir odada muazzam tarih kültürü olan yaşlı beyefendi ile özellikle Hasan Tahsin üzerinde konuştuk, Fadıl Bey’i bahçeye çıkarıp fotoğrafını çektim. Fadıl Bey ile söyleşimiz, “15 Mayıs sabahı Yunan’a karşı ilk direnişin Pasaport’ta Hasan Tahsin’in bombaları ile mi olduğu, yoksa Konak Meydanı’nda yine Hasan Tahsin’in ilk kurşunları ile mi olduğu” şeklinde çetrefilli bir konu üzerinde yoğunlaştı.
Bu konuda iki iddia vardı. Hem Fadıl Bey, hem de olup biteni kayınpederinden dinleyen Samim Kocagöz ilk iddia üzerinde ısrarcı idiler. Şükrü Kocagöz, bu konuda Fadıl Bey’in kitap haline getirilmesi planlanan ve yayınlanmamış hatıratının önsözünde şunları belirtir:
“Fadıl dedemin kendisi defalarca bizlere hep, gazeteci Hasan Tahsin’in Yunan ordusunun ilk karaya ayak bastığı yürüyüşe geçmek için düzen tutmakta olduğu yerde yani Pasaport’ta bir el bombası attığı şeklindeydi. Ve zaten orası, başkaca hiçbir Müslümanın olmadığı ve olmayacağı bir yerdi. Asker ve sivil Rumlar tarafından Hasan Tahsin’in linç edildiğini anlatırdı. Münferit bir olay olduğu aşikar bu durumdan sonra Yunan kuvvetleri yürüyüşe geçmişler. Ve Konak’ta Sarı Kışla önüne geldiklerinde hatıratta da naklen anlatıldığı gibi, Yunan Bayraktarı kurşunlanarak öldürülmüş ve bu olayın ateşlemesiyle Türklere dönük katliam başlamıştı. Dedem bunu bu şekliyle anlattı hep.
Rahmetli Fadıl Dokuzeylül ile 1 Mayıs 1986 tarihinde Samim Kocagöz’ün Karşıyaka’daki evinde bir sözlü tarih çalışması yapmıştık. Aynı gün Samim Kocagöz ile yapılan sözlü tarih çalışması ise, 4 Mayıs 1986 tarihinde Yeni Asır gazetesinde yayınlandı. Bu yayında ne yazık ki Fadıl Dokuzeylül’ün anlattıklarına yer verememiştik.
Şimdi burada, hem Samim Kocagöz’ün evindeki buluşmamızdaki notlarımızdan, hem de ne yazık ki uzun yıllar sonra 2018 yılında yapabildiğim bant çözümlerinden hareketle Fadıl Dokuzeylül’ün anlatımıyla işgal günlerini ve Hasan Tahsin’in ilk direnişini aydınlatmaya aynen çalışalım:
“Yunan işgalinde, Pasaport’taki Yunan idaresi altındaki salon gümrüğünde bulunuyordum. Bu gümrükten yalnızca yolcular girip çıkıyordu. Esas ana gümrük binası şimdiki Balık Hali’nin yanındaki gümrük binasında idi. İşgal günü başlangıcında, Yunan savaş gemileri Pasaport açığına vasıl olunca emrimde bulunan iki Türk bekçiyi öldürülmesinler diye savdım, evlerine gönderdim. Sonra ana gümrük binasındaki arkadaşları uyarmak için derhal dışarı fırladım. Arkamdan Yunan askerleri karaya çıkmaya başlamışlardı. Ben ana gümrüğe yaklaşırken arka tarafımdan yani gelmekte olduğum Pasaport yönünden ve sahil tarafından korkunç bir patlama sesi duydum.
Bu bir bomba sesiydi. Hemen benim ilerim ve gerim ana baba gününe döndü. Gümrüğe koşarak girdim. Gümrük Müdürü Agah Bey sükunetle, “Biz yerimizden kımıldamayacağız” dedi. Ben, Kemeraltı yönüne yollanarak İkiçeşmelik’teki evime gitmek istedim ve yola çıktım. Kemeraltı girişindeki Askeri Kıraathaneye uğradım. Orada ne olup bittiğini anlamak için oyalanırken Yunan Ordusu Konak Meydanı’na girdi. Meçhul bir kişinin ateş ettiğini gözümle gördüm. Bu kurşun, Pasaport’taki bomba atılışından sonraki ikinci mukavemet hareketiydi. Daha o gün ve sonraki günlerde “Gazeteci Hasan Tahsin, Pasaport’ta beş Yunanlıya öldürdü” sözlerini duyduk. Hasan Tahsin ismi, bir rüzgar gibi bizim halkın kalplerini yaladı geçti.
İşgalden üç gün sonra uluslararası tahkikat komisyonu, “İlk kurşunu kim attı? şeklinde tahkikata başladı. Hükümet Konağı’nın tam köşesindeki çınarın altında tahkikat komisyonunun önünde Metropolit Hrisostomos ile Vali Kambur İzzet’in çekişmesine şahit oldum. Hrisostomos, tahkikat üyelerine sağ yöndeki tütün-incir ambarlarını duvarlarını göstererek, “Bakın ambar binalarında bolca kurşun delikleri va. Biz, bu yönden, yani Pasaport tarafından geldiğimize göre, kendi tarafımıza nasıl kurşun sıkarız? Ordumuza, Türkler kurşun attı ilk önce” diye çılgın gibi bağırıyordu. Çaresiz Valimiz de Sarı Kışla’daki kurşun deliklerini işaret ederek, “Bizim tarafta da kurşun delikleri var” diyor, boynu bükük savunma yapıyordu.
Bizim Pasaport gümrüğüne Yunan, Fransız, İngiliz, Amerikan, İtalyan gemileri gelip gidiyordu. Yunanlılar gümrükte bütün memurları kovdular, iyi Rumca bildiğim için ve benimle anlaşabileceklerini tahmin ettikleri için görevimde bıraktılar. “Biz ne dersek, bu Giritli peki der!” dediler. Böylece güvenlerini tam kazandım. Ancak bir süre sonra milli teşkilata duhul ettim. Gümrükte olup bitenleri, kulağımla duyduklarımı İtalyan Postanesindeki bir arkadaşa haber olarak götürürdüm, ki o da teşkilattan idi. O arkadaş, dakikasında bu haberlerimi Ankara’ya telgraf ile ulaştırırdı.
Mehmet Ali isimli bir kolcum yanımda yer aldı daha sonra. Başkatip ve müdür vekili olmuştum. Mehmet Ali, akşamları gümrükte kalır, nöbeti sabah teslim ederdi. O da teşkilattan idi. Amaltia isimli bir Rum gazetesi vardı, bu gazetedeki haberler önemliydi. Kolcum sabah işten çıkınca, Rum mahallesinden Amaltia Gazetesi alır, hemen daireye döner gizlice bana verirdi. Bu gazeteyi de İtalyan Postanesi’ndeki görevli arkadaşa iletirdim. O da iyi Rumca bilen bir Giritliydi. Gazetedeki Yunan ordusunu harekatlarıyla ilgili haberleri Ankara’ya bildirirdi.
Anadolu’daki savaş esnasında gümrükte bazen garip olaylar da olurdu. Bir gün yabancı bir gemiyle İzmir’e gelen Avrupa şapkalı şık giyinmiş bir Yahudinin bavulunu gümrük giriş kontrolünde açmak istedim. O esnada Yunan askerleri çevrede yoktu. Adam bavulunu açtırmadı, bana “Ne arıyorsun ki, Başefendi?..” diye hışımlandı. Ben üsteledim ve bavulu açtırdım. Elbiselere sarılmış beş tane kocaman tabanca vardı. Yahudi yavaş sesle, “Bu silahlar efelere gidecek Başefendi. Ben Yörük Ali’nin kızanı Hayim Efe’nin akrabasıyım. Kanın İslam kanı ise, dırdır etme, sus gayri artık!..” dedi. Kanım donmuştu o an. Yahudiye sarılmamak için kendimi zor tuttum. Onu gümrükten geçirdim. Uzaktan arkasından baktım. Müslüman mahalleri yönünde Kemeraltı ve Kadifekale’yi hizalayarak yürüdü gitti. Bu olay, belki yaşadığım yüzlerce ürpertici olayın bir tanesiydi.”
Ne yazık ki, artık çok yaşlanmış olan Fadıl Dokuzeylül’ü daha fazla yormamak için teybimi bu cümleden sonra kapatmıştım. Samim Kocagöz’ün kayınpederi olan bu vatanperver insan daha sonra vefat etti. Rahmetle anıyorum.

SAATÇI AZİZ KİMDİ?
Bu konuda iddiacı olanlar, Celal Bayar’ın “Bende Yazdım” isimli eserinin 2. cildindeki pasajları gösterirler. Kitaba göre, merhum gazeteci Ahenkçi Şevki, Celal Bayar’a yazdığı mektupta şöyle demişti:
“Müfreze, meydanlığı deniz tarafından kışlanın kapısı önüne aktı. Orada birkaç saniyelik duraklamadan sonra yoluna devam ederek, Askeri Kıraathane’nin köşesinden tramvay caddesine döndü ve hapishaneye doğru gitti. Bu anda Birinci Kordon’dan kışla meydanına ikinci bir Efzon müfrezesi dahil oldu. Bu müfreze de tıpkı birinci müfreze gibi kışlanın kapısı önüne geldi. Orada birkaç saniye durduktan sonra Kemeraltı Caddesi’ne doğru yol almaya başladı. İşte bu müfrezenin önünde, siyah elbiseli, siyah şapkalı oldukça gösterişli iri bir sivil alemdar vardır. Elindeki Yunan bayrağını kah yukarı, kah aşağı indirip kaldırıyor ve müfrezenin yürüyüşüne nizam veriyordu.
Alemdarın rehberlik ettiği müfreze tam Askeri kıraathane köşesinden sağa dönerken Hükümet Konağı’nın kapısı önüne ve içine toplanmış olan vatandaş arasından atılan bir silah sesi kulakları çınlattı. Bir an içinde müfrezenin önündeki siyah şapkalı, iri yapılı alemdar yüzükoyun yere yuvarlandı, müfreze ve halk birbirine karıştı. Herkes aklına gelen tarafa kaçmaya başladı. Bir iki saniyelik zamana sığan bu karışıklıktan nefsimi korumak için süratle Kemeraltı caddesine döndüğüm sırada, o zaman Ragıp Paşa Oteli’ne bitişik küçük dükkanda saatçilikle meşgul olan Aziz Efendi’nin tabancasını cebine yerleştirmeye çalıştığı, hiç telaş etmeden Kemeraltı caddesine doğru yürümeye başladığı gözüme ilişti.
O hoş sohbet, kendi halinde, mütevazi, vatansever bir Türk’tü. Hakiki bir “Aziz” idi. O kalp, vatanın bağrına basan düşmanın gururunu hazmedememiş ve alemdarına layık olduğu cezayı vermişti. Hadiseler yatıştıktan sonra kendisini gizlice tebrike şitap ettiğim zaman benden dileği şu oldu: ‘’Aramızda kalsın. Kendi milletimizden de kimse duymasın. Vazifemi yaptım. Benden ummazlar diye korku duymuyorum.”
Ahenkçi Şevki Bey’in ilk kurşunu attığını görmeden ileri sürdüğü Saatçi Aziz Efendi’nin eylemini, mektupla Celal Bayar’a ilettiğini tekrar edelim. Kalabalık içinden ateş edeni, Ahenkçi Şevki Bey görmemiştir. Zaten kendisi de gördüm demiyor.
Oysa ki, Aziz Efendi’nin silahını ateşlediği gerçektir. O da tıpkı Hasan Tahsin gibi işgal dakikalarında silahına sarılan ve ateş eden bir vatanseverdir. Ama ilk olarak direnişe geçen değildir. Çünkü tanınmış gazeteci Naci Sadullah Danış, kendisine verilen yeğeni Gavur Mümin’in (Ünlü Türk casusu Mümin Aksoy) yazılı hatıralarından İzmir’in işgali bölümünü Tarih Dünyası dergisinin 1 Mart 1965 tarihli 4 sayılı nüshasında yayınladı. Bu hatırata göre, ilk direniş eylemi Saatçi Aziz’in silahına sarılmasından dakikalar önce Pasaport sahilinde gazeteci Hasan Tahsin tarafından gerçekleştirilmişti, daha sonra ise Konak’ta Saatçı Aziz’in silahına sarılmış ve silahını ateşlemiştir; Gavur Mümin’in hatıratında geçen bu tanıklık, daha sonra birçok tanıklar ve belgelerle kuvvetlendirilmiştir.