Bayındır’da boya yaparken fenalaştı: 65 yaşındaki işçi hayatını kaybetti
Bayındır’da boya yaparken fenalaştı: 65 yaşındaki işçi hayatını kaybetti
İçeriği Görüntüle

Türkiye'de çalışma hayatının en büyük yapısal krizlerinden biri olan denetimsizlik ve güvencesizlik, sivil toplumun hazırladığı akademik bir çalışmayla tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildi. Emek Araştırmaları Derneği (EMEK-AR) bünyesinde Dr. Fatih Güngör’ün kaleme aldığı "Türkiye'de İş Teftişi: Denetlenmeyen Sermaye, Dizginlenmeyen Sömürü" başlıklı araştırma raporu, fabrikalardan şantiyelere, madenlerden ofislere kadar milyonlarca emekçinin çalıştığı alanlardaki acı tabloyu istatistiklerle deşifre etti. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın resmi verilerinden derlenen rapor, ekonomik büyüme iddialarının gölgesinde işçilerin çalışma koşullarının nasıl bir denetim boşluğuna terk edildiğini belgeliyor.

Fabrikalarda korumasız kalan milyonlar

Dünya genelindeki standartlar ile ülkemizdeki pratikler karşılaştırıldığında, Türkiye'nin emekçisini koruma konusunda ne denli geride kaldığı açıkça görülüyor. Raporda referans verilen küresel ILO verilerine göre, Türkiye iş müfettişi sayısı bakımından dünya genelindeki tüm ülkeler arasında maalesef en son yüzde 20'lik dilimde kendine yer bulabildi. Gelişmiş endüstri ülkeleriyle aradaki makasın ürkütücü boyutlara ulaştığı bu sistemde, ülkemizde her 100 bin işçiye sadece 2,8 iş müfettişi düşüyor. Bu oran, üretimin ve sanayinin güçlü olduğu Almanya'da 14,4, komşumuz Bulgaristan'da ise 14,1 seviyesinde seyrediyor. İş gücünün korunması noktasındaki bu sayısal yetersizlik, sahadaki ihlallerin de cezasız kalmasına kapı aralıyor.

Çalışan sayısı artarken denetim kadroları eriyor

Raporda dikkat çekilen bir diğer yapısal çarpıklık ise yıllar içinde büyüyen istihdama karşılık, denetim kadrolarının bilinçli bir şekilde daraltılması oldu. Resmi istatistiklere göre, 2017 yılından 2024 yılına kadar geçen süreçte Türkiye'deki toplam çalışan nüfus yaklaşık 4,5 milyon kişi artış gösterdi. Normal şartlarda bu devasa büyümeye paralel olarak müfettiş kadrolarının da artırılması gerekirken, tam tersi bir yönelim gerçekleşti. Bahsi geçen yıllar arasında iş müfettişi sayısı 1.019'dan 917'ye geriledi. Kamu personeli dağılımındaki bu asimetri, devletin önceliklerini de tartışmaya açıyor. Öyle ki, 2024 yılı itibarıyla ülkede sokaklarda ve karakollarda görev yapan toplam polis ve bekçi sayısı, fabrikaları denetlemekle görevli olan iş müfettişlerinin tam 367 katına ulaştı.

Milyonlarca işyerinin kapısı hiç çalınmadı

Sayısal yetersizliğin sahaya yansıması, kelimenin tam anlamıyla bir "denetimsizlik cenneti" yaratıldığını ispatlıyor. 2010 ile 2024 yılları arasındaki dönemi kapsayan geniş zamanlı analizde, Türkiye'de tescilli ve kayıtlı işyeri sayısı yüzde 69,1 oranında devasa bir artış gösterdi. Buna karşılık, iş kazalarını ve can kayıplarını önlemesi beklenen işçi sağlığı ve iş güvenliği teftişleri yüzde 56,3 oranında azaldı. İşçilerin doğrudan cebini ve sosyal haklarını ilgilendiren ücret, fazla mesai, yıllık izin ve kıdem tazminatı gibi yasal hakları kapsayan "işin yürütümü" teftişlerindeki çöküş ise yüzde 81,5 gibi inanılmaz bir seviyeye ulaştı. 2024 yılının güncel verilerine göre, Türkiye'deki 2 milyonu aşkın kayıtlı işyerinin yüzde 99,8'i işin yürütümü yönünden hiçbir şekilde denetlenmedi. Denetimlerin ulaştığı şanslı azınlığın toplam işçi nüfusuna oranı ise 2010'da yüzde 16,1 iken, bugün sadece yüzde 3,6'da kaldı.

Randevulu denetimler usulsüzlüklere kılıf oluyor

Çalışma Bakanlığı'nın son yıllarda uygulamaya koyduğu ve "proaktif teftiş" adını verdiği yeni nesil denetim stratejileri de araştırmada sert eleştirilerin hedefi oldu. Habersiz ve ani baskınların yerini alan haberli teftiş yöntemi, işverenlerin yasal boşlukları ve eksiklikleri denetim saatine kadar gizlemesine olanak tanıyan bir paravan işlevi görüyor. Raporda, bu trajik yöntemin sahada nasıl uygulandığına dair hafızalardan silinmeyen Soma maden faciası örnek gösterildi. Katliamın ardından TBMM bünyesinde kurulan Meclis Araştırma Komisyonu tutanaklarına geçen bir maden işçisinin şu sözleri, sistemin nasıl çürüdüğünü özetliyor: "Müfettişler geleceğine yakın, 15 gün önceden haberimiz oluyordu. Birinci bandın arkasında benim ustalarım makineyi gömdüler. Neden? Müfettişler gelecek diye."

Cezalandırmak yerine patronlara zaman tanınıyor

Mevzuata aykırı durumlar tespit edildiğinde bile devletin ceza mekanizmalarını işletmekten kaçındığı, bunun yerine sermayeyi koruyan esnek formüller ürettiği belirtiliyor. Bakanlık müfettişlerinin, sahada hayati riskler veya ağır hak ihlalleri bulduğunda doğrudan idari para cezası kesmek yerine, işverenlere "süre verme" eğiliminde olduğu vurgulanıyor. Çocuk ve genç işçilerin yasa dışı şekilde gece vardiyalarında çalıştırılması veya şantiyelerde ölümcül kaza riski barındıran iskelelerin varlığı gibi durumlarda dahi patronlara yaptırım uygulamadan önce uzun süreler tanınıyor. Nadiren kesilen para cezaları ise enflasyonist ortamda komik seviyelerde kalarak caydırıcı bir nitelik taşımaktan tamamen uzaklaşıyor.

Müfettişler asli görevlerinden uzaklaştırılıyor

Zaten sayıca çok yetersiz olan mevcut uzman kadroların da sahada aktif denetim yapmak yerine masa başı işlere ve halkla ilişkiler faaliyetlerine yönlendirildiği iddia ediliyor. İş müfettişleri, fabrikalardaki kaçakları veya usulsüzlükleri yakalamak yerine, Avrupa Birliği destekli teorik projelerde, çalıştaylarda ya da işverenlere yönelik düzenlenen "bilinçlendirme" ve "eğitim" toplantılarında mesai harcamaya zorlanıyor. Üstelik müfettişlerin, üst makamlardan emir beklemeksizin, sahada bir tehlike gördüğü an kendi inisiyatifiyle denetim başlatmasını sağlayan re'sen teftiş yetkisi de arka arkaya yapılan yönetmelik değişiklikleriyle tamamen daraltıldı ve bürokrasiye bağlandı.

Zorunlu arabuluculuk sistemi işçiyi eziyor

Çalışma barışını ve adaletini zedeleyen son büyük darbe ise hukuki hak arama yollarının kapatılması oldu. İşçilerin maaş, mesai ve tazminat gibi alacakları için bakanlığa veya mahkemelere yaptığı doğrudan şikayet başvuruları, hayata geçirilen zorunlu arabuluculuk sistemiyle teftiş mekanizmasının tamamen dışına itildi. Raporda yapılan nihai değerlendirmelere göre bu sistem, işçilerin haklarını devlet güvencesiyle almasını sağlayan bir yapı olmaktan çıkıp, uzun süren mahkeme süreçlerinden gözü korkan, ekonomik çaresizlik içindeki emekçileri, hak ettikleri yasal bedellerin çok daha altındaki komik rakamlara razı eden bir rıza üretme ve sermayeyi aklama mekanizmasına dönüştü.

Kaynak: HABER MERKEZİ