Sanırım değerli sanatçı Ferdi Tayfur’un bir bestesiydi. Bir zamanlar ilgili listeleri kasıp kavurmuş haftalarca liste başı olmuştu. “Hadi Gel Köyümüze Geri dönelim” sözleri ile parlayan o şarkı, köyden şehre göçe bir tepki olarak yazılıp, bestelenmiş ve köylerini terk edip şehirlere gelenlerin, şehirde aradıklarını bulamayanların, yani, dönemin acı gerçeklerinden birisinin sesi olmaya çabalamıştı.

Köyden şehre göçün sebebi, köyde yaşayanların şehir hayatına hayranlığı değildi elbet. Kim ister ki oksijen dolu havası, billur gibi akarsuları olan yerini yöresini, sarıkızın memesinden taze sütünü, çilli tavuğun folluğundan sapsarı yumurtasını bırakıp da şehrin egzost gazı kokulu havasına, çamurlu suyuna sahte gıdalarına gelmeyi.

Köyden şehre göçün sebebi, köydeki işsizlikti, parasızlıktı. Bütün bir yıl çalış çabala yetiştir, sonra mamulünü maliyetinin altına sat. Buna can dayanmaz, mazot, tarım ilacı, gübre, yem, traktör için borçlanılan banka kapıyı çalınca önce köyün erkekleri birer birer düşerdi gurbet yollarına sonra da onları yalnız bırakmamak, işte destek olmak için kadınları da katılırdı bu kervana. Niyet, kavil şuydu: Bir-iki sene çalışalım, sonra döneriz köyümüze. Ama evdeki hesap çarşıya uymazdı. Düz işçi, amele için para her yerde aslanın ağzında. Gidilinen yerde kalınır. Bir daha dönmek hayal olurdu.

Göç, bir ara tersine dönme eğilimine girmişti. Mahsul geçmişe nispetle daha fazla para etmeye başlamış, tarla, arazi para etmiş, turizm, köylülere yeni bir geçim alternatifi sunmuştu.

Öyle değil mi ya, bütün dünyada doğal ürünler baş tacı edilmeye başlanmıştı. Konserve yemekten, dondurulmuş ürünler tüketmekten bıkan batı ülkeleri, ülkemizin doğal ürünlerine talep göstermeye başlamış, turistler beş yıldızlı otellerden çok, doğal güzelliklere geldiklerini adeta haykırmışlardı. Beş yıldızlı otellerde kalalım ama doğayı yaşayalım. Sadece çiçek çocukları değil ama herkes, yani bütün dünya şunun farkına varmıştı. Gelecek doğayı korumakta. Sadece, doğayı korumak için değil. Turizmi geliştirmek için, doğal ürünler yetiştirip dünyaya satmak için, böylece şehirlere göçü önleyip herkesin yerinde mutlu olmasını sağlamak için.

Ama vahşi kapitalizmin doymak bilmez açlığı, günübirlik çıkarlar için, sürdürülebilir kârlılığı, doğayı tahrip etmeden doğadan yararlanmayı insanoğluna çok gördü. Okumuş, yazmış batılı ülke insanı bunun farkına çabuk vardı. Bu gidişi durduracak idari ve yasal tedbirleri aldı. Bunu yapmayan hükümetleri bir daha seçmeyerek cezalandırdı.


 


 

Oysa, hükümetleri oluşturacak olan partileri icraat esasına göre değil de, futbol takımı taraftarlığı gibi seçen seçmenlerin bulunduğu ülkelerde, toprağın altı ve üstü acımasızca katledilirken hükümetler ve seçmenler seyirci kaldı.

Tarım destekleri ziraatçinin dişinin kovuğuna gitmez oldu, mazot, gübre, ilaç eskisinden daha pahalılandı, köylü ürününü ya zararına satmaya yada tarlada bırakmaya başladı. Sonuçta toprakla uğraşmaktan vazgeçip verdi tarlayı müteahhide.

Şimdilerde ne yazık ki, ülkemizde de bir doğa katliamı furyası adeta çılgıncasına sürüp gidiyor. Enerji veya maden işletmeciliği için milletin toprağını, balık yetiştirmek için milletin denizlerini kiralayan şirketler, millete rağmen doğayı katlediyor, yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarını, buz gibi suların çağladığı doğa harikası vadileri, dünyanın en temiz denizlerini bir daha geri dönüşü olmayan bir biçimde hunharca yok ediyor.

Artık bu gidişe bir dur demenin zamanı geldi geçiyor. Şehirleri katlettik. Onları betona terk ettik, hiç olmazsa köylerimiz doğal kalsın.

Bunun için tarıma, hayvancılığa, gereken teşvikleri hak edilen miktarlarda ve zamanında verelim. İthal tarım ürünlerine vergiler, kotalar koyarak yerli üretimi destekleyelim. Köylüyü refaha kavuşturalım. Ülkemizi tekrar kendi kendisine yeten ülkelerden birisi haline getirelim. Kente göçü önleyelim. İşte o zaman Rahmetli Ferdi Tayfurun türküsünü bir daha çalarız. “ Hadi gel köyümüze geri dönelim. “