Bırakalım bugün her şeyi, iki sevgili insanı selamlayalım. Biri başta “yürüyüşümüzün has şairi”, öteki “memleketimizin iktisat karıncası”dır. Söze bırakalım diye başladım ama ikisinin hayatına, yapıtına ve yürüyüşüne baktığımızda “bırakalım” ne demek, başta bu ülke olmak üzere her şeye sımsıkı sarılmak zorunda olduğumuzu, çünkü her şeyin birbirini etkilediğini, biçimlediğini görürsünüz.
Ataol Behramoğlu, Serdar Şahinkaya ve onlara benzeyen nice “insan”, kimi ekâbirin, “Ben sanatımı yaparım”, “Ben bilimimi yaparım” deyip, bir de üstüne tüy diker gibi “Ötesine haşa ve de zinhar karışmam” demesini iptal etmiş, hayranlık duyulacak verimleriyle ve duruşlarıyla hepimize örnek olmuştur. Bu durumun kısa tanımı nettir: “Aydın olmak.” Eh, ötekilerin tanımını da ihmal etmeyelim; işimi yaparım ötesine karışmam diyenlerin tavrı, bal gibi “işbirlikçiliği” ya da “suç ortaklığıdır.” Bu tanımların en mide bulandırıcı biçimde yapıştığı ve yakıştığı tiplere gelince; kısaca “dönek “diyor geçiyoruz. Onlara gereğinden çok hurufat harcadık, biz konumuza dönelim.
Her şeyimi borçlu olduğum eski köy berberi ve kuru temizleme fabrikası gece bekçisi Musta’fendi ile bin çileye direnmenin yiğidi Kübra’nımın torunu olmak, kuşkusuz pek çok yoksulluk ve yoksunluğa inat bir yürüyüş gerektiriyordu. Bugün uğraştığım ve yakışmaya çalıştığım işlere çok uzak bir coğrafyaydı oraları. Yani çevremde okumamı isteyen şahane insanlarımdan, her biri hayatıma dokunan mucize olan öğretmenlerimden ve kitaplarımdan başka kimse yoktu. Uzatmayayım, süreç içinde biriktirdim, kendimi, işimi ve tanışlarımı. Örneğin bu yazının özneleri olan Ataol Behramoğlu ve Serdar Şahinkaya ile tanışmak, birlikte iş yapmanın onurunu yaşamak, onların kelam ve duruşlarıyla hemhal olmak, sayısız maratonlar koşmaya, okyanuslarda kulaç atmaya mal oldu. İşim gücüm bana hayli ödül kazandırmıştır. Ama en büyükleri ya da önemlileri nelerdir diye sorsalar hiç uzatmam: öğretmenlerim, izleyenlerim, okurlarım, yoldaşlarım ve ışığı asla sönmez deniz feneri öncülerim.
Ataol Ağabey 13 Nisan’da bir delikanlı olarak 84 yaşına bastı. Sevgili Atilla Köprülüoğlu dostum, onun hayatını anlatan güzel yazısıyla, bana bu iç döküş ve selamlama olanağını tanıdı, eline sağlık. Mutlaka bulup okumalısınız, internetimiz biraz da bu işlere yaramalı. Ben tanışmaların üretkenlikleri kışkırtmasını isterim. Böylece yineleme ve yıpranmalardan uzak duracağını, ömürlerinin uzayacağını, “eylem kardeşliği”nin bireysel ve toplumsal karşılıklara kavuşacağını bilirim. Bu nedenle, ülkemizin “tapu senedi” olarak nitelenen Lozan üstüne Ataol Ağabeyin aynı adla yazdığı oyunu, 100. Yılı onuruna İzmir Büyükşehir Belediyesi bünyesinde yönetmeyi, mesleğimin unutulmazları arasında sayarım.
Şiirden çeviriye, aydın sorumluluğu ile hepimize örnek ve öncü olmasından sanatın aslında ne demek olduğunu kanıtlamasına… Ataol Behramoğlu gibi değerlere çok şey borçluyuz. Normal, makul ve çağdaş her toplum gibi, onları yetiştiren bir ülkede, onlarla aynı dili konuşmanın ve hayata eklenmenin onuruyla, devlet ricalinden Konak Meydanında balon satan emekçiye, hepimiz bu değerlere yakışmanın keyfiyle ve sorumluluğuyla donanmalıyız. Çünkü çapsızlar sürüsünün çöle dönüştürmeye çalıştığı yeryüzünde, bu vaz geçilmez bir görevdir. Sen çok yaşa Ataol Ağabey! Okurun, kardeşin, öğrencin, yönetmenin ve dostun olmaya açtığın bütün kapılar için teşekkür ederim.
Tahmin edeceğiniz gibi, Ataol Behramoğlu üstüne, yüzlerce sayfa yazabilirim ve bundan da büyük bir keyif alırım. Bir gün buna da bir fırsat yaratmak isterim. Ama kuşkusuz buna gerek duyurmayan, başta kendi yazdıkları, çevirdikleri olmak üzere, hakkında yazılmış nice ürünle dolu devasa bir Ataol Behramoğlu Kitaplığımız var. Dahası, yüreğimize ve beynimize yeni pencereler açmak, güzel bir bahar temizliğinden geçmek, davranma güç ve cesareti derlemek gereken günlerden geçiyorsak… Evet, Ataol Behramoğlu’lar işte tam da bunun için var. Diyeceksiniz ki, girişte söz ettin sonra unuttun, Serdar Şahinkaya nerede? Hiç olur mu, hiç unutur muyum?
12 Nisan’da Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi tarafından Çeşme’de düzenlenen müthiş söyleşisinden, büyük yolculuğundan, söyleşiye dair gözlem ve düşüncelerimden önümüzdeki yazıda söz edeceğim. Söyleşinin adına bakar mısınız: “1923 Cumhuriyeti’nin Halkçı – Kamucu – Devletçi Mirası.” Merakla bekleyiniz, Alışık değiliz ya, bizim gibilerin reklamı da ancak böyle oluyor. Haftaya görüşürüz.