Türkiye'nin siyaset ve adliye gündemi, deneyimli yargı muhabirlerinden Alican Uludağ'ın sürpriz bir operasyonla evinden gözaltına alınıp ardından cezaevine gönderilmesiyle sarsıldı. Dün akşam saatlerinde ikamet ettiği Ankara'daki evine düzenlenen polis baskınıyla gözaltına alınan tanınmış gazeteci, geceyi emniyet nezarethanesinde geçirdikten sonra sabah saatlerinde oldukça dikkat çekici bir adli kararla İstanbul'a sevk edildi. Çağlayan'da bulunan İstanbul Adliyesi'ne getirilen Uludağ, burada savcılık sorgusunun ardından çıkarıldığı sulh ceza hakimliği tarafından "Cumhurbaşkanına alenen hakaret" suçlaması yöneltilerek tutuklandı. Basın dünyasında geniş yankı uyandıran bu ani gelişme, sadece verilen tutuklama kararıyla değil, hukuki sürecin yürütülüş biçimiyle de büyük bir tartışmanın fitilini ateşledi. Özellikle soruşturmanın yürütüldüğü ilin, gazetecinin yaşadığı, çalıştığı ve iddiaya konu eylemi gerçekleştirdiği şehirden tamamen farklı olması, siyasetçilerin ve anayasa hukukçularının bir numaralı gündem maddesi haline geldi.
Yargı sürecindeki usul tartışmalarına sert itiraz
Yaşanan bu olağanüstü yargı trafiğine ve yetki karmaşasına en sert tepkilerden biri başkentten, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'tan geldi. Sosyal medya hesapları üzerinden oldukça kapsamlı ve hukuki temellere dayanan bir açıklama metni yayınlayan deneyimli siyasetçi, sürecin işleyişindeki tuhaflıklara ve yasal çelişkilere dikkat çekti. Yavaş, gazetecinin tüm yaşamını Ankara'da sürdürdüğünü ve suçlama konusu yapılan sosyal medya paylaşımlarını da yine başkent sınırları içerisinden gerçekleştirdiğini net bir dille ifade etti. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun genel kuralları gereği soruşturmanın suçun işlendiği veya şüphelinin ikamet ettiği yerdeki savcılıklarca yapılması gerekirken, dosyanın doğrudan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından devralınmasının kamuoyu vicdanında derin yaralar açtığını belirten başkan, bu durumun kafalarda ciddi ve yanıtlanması gereken soru işaretleri doğurduğunun altını çizdi.
Demokratik toplumlarda basın özgürlüğünün yeri
Soruşturmanın yasal yetki alanı dışına çıkarılması eleştirilerini daha da derinleştiren Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, adalet sisteminin temel yapı taşları olan yetki, usul ve ölçülülük ilkelerine kuvvetli bir vurgu yaptı. Bir gazetecinin sadece klavye başından yaptığı eleştirel sosyal medya paylaşımları nedeniyle evinden gece yarısı alınarak kilometrelerce öteye, başka bir şehrin adliyesine zorla götürülmesinin yerleşik hukuki teamüllerle asla bağdaşmadığı ifade edildi. Yargı mekanizmasının, kişilerin anayasal haklarını zedelemeyecek ölçüde ve orantılı bir şekilde işletilmesi gerektiğini savunan Yavaş, verilen bu aceleci tutuklama kararının hukukun evrensel ilkeleriyle örtüşmediğini ima etti. Siyaset dünyasından gelen bu tepkilerin odak noktasında, son dönemde bağımsız basına yönelik giderek artan idari baskılar ve ifade özgürlüğünün daraltılan sınırları yatıyor. Gazetecilik faaliyetlerinin doğası gereği eleştirel, araştırmacı ve sorgulayıcı olması gerektiğini hatırlatan yerel yönetici, demokratik hukuk devletlerinde gazetecilerin mesleki faaliyetleri ve yazıları nedeniyle demir parmaklıklar ardına gönderilmesinin ancak çok nadir ve istisnai durumlarda söz konusu olabileceğini belirtti.
Hukukun üstünlüğü ilkesine sahip çıkma çağrısı
Halkın tarafsız ve doğru haber alma hakkının, sağlıklı işleyen bir demokrasinin en büyük güvencesi olduğunu savunan meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşları, bu tür sert adli tedbirlerin sadece bir gazeteciyi değil, eleştirel düşünen tüm toplumu susturmaya yönelik bir gözdağı operasyonu olduğunu düşünüyor. Tartışmaların merkezine oturan tutuklama kararı sonrasında, siyasi arenadaki dayanışma mesajları da muhalefet cephesinden peş peşe gelmeye devam ediyor. Açıklamasının son bölümünde oldukça kararlı ve net bir tutum sergileyen başkent belediye başkanı, hukukun üstünlüğü prensibinden ve adalet arayışından asla taviz vermeyeceklerini açıkça ilan etti. Gerek basın özgürlüğüne gerekse adil yargılanma gibi temel insan haklarına sonuna kadar sahip çıkma noktasında hiçbir koşulda geri adım atmayacaklarını vurgulayan bu duruş, kamuoyundaki genel rahatsızlığın da adeta gür bir sesi oldu. Önümüzdeki günlerde avukatların tutukluluğa yapacağı itirazlar ve davanın ilerleyen seyri, Türkiye'de medyanın özgürlük alanının ne kadar korunabileceği konusunda tarihi bir sınav niteliği taşımaya devam edecek.





