ÖMER CEYLAN- İzmir’in o kadim ve insanı dinlendiren rüzgarını arkamıza alarak, Türk sanat müziğinin en naif, en duru seslerinden biri olan Melihat Gülses ile bir araya geldik. Sahne ışıklarının altındaki o devleşen duruşunun aksine, karşınızda hayatı bir bilge gibi tevekkülle göğüsleyen, gözlerinin içi parlayan bir cumhuriyet sanatçısı var. Akşehir’de başlayan, babasını ikna edip konservatuvara uzanan ama tam da hayallerine kavuşmuşken sesini kaybetme trajedisiyle sarsılan bir yaşam onunki... Küllerinden yeniden doğan, şöhretin geçici parıltılarına değil sanatın kalıcılığına inanan Melihat Gülses ile dününü, bugününü, 42 yıllık müzikal evliliğini ve müzikteki "görsel" gürültüyü konuştuk.

E K R A N N2

- Melihat Hanım, öncelikle İzmir’e hoş geldiniz. Nasılsınız, iyi misiniz?

Çok teşekkür ederim, iyiyim. Her şey güzel. İzmir’deyim, burada olmaktan da büyük mutluluk duyuyorum.

"BÜYÜK BİR HAYAL KIRIKLIĞI YAŞADIM, SESİM YOKTU..."

- Henüz yolun çok başındayken, konservatuvar yıllarının ardından TRT dönemi başlarken sesinizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldınız. O süreci ve sesinizi yeniden bulma yolculuğunuzu anlatır mısınız?

Valla tabii ki zor bir dönemdi o benim için. Konservatuvarda öğrenciyken düşünebiliyor musunuz; hayalleriniz var, idealleriniz var... Birçok şeye düş kurarken birden bunu gerçekleştirebileceğiniz sesinizin olmadığını fark ediyorsunuz. Dolayısıyla gerçekten büyük bir sukutuhayale, hayal kırıklığına uğradım. Büyük bir sıkıntı yaşadım. Neticesinde yaklaşık bir, bir buçuk sene Tülin Yrman Hocam ile çalışarak tekrar sesimi o zararlı olan yerden, yani gırtlaktan tamamen okuyarak –ki zaten o hale geldiği için kaybetmiştim– kurtardım. Sesimi yeniden kazandım ve ondan sonra da radyonun açmış olduğu sınavlara girdim. Radyoyu kazanarak, artık her şeyin kıymetini çok daha iyi bilerek yoluma devam ettim.

- Bu büyük mücadelenin ardından adınızdan söz ettirirken, dönemin efsanevi gazinocusu Fahrettin Aslan’dan büyük bir teklif aldınız ama reddettiniz. Şu an olsa tekrar reddeder misiniz? O dönem için çok cesur bir hamle değil miydi?

Tabii ki, şu an olsa yine reddederim. Ben gazino programlarına falan çok sıcak bakan biri değilim. Ancak çok kaliteli, çok doğru yerlerde bu tür teklifleri değerlendirerek kabul edebiliyorum. O dönem gazeteciler bile sahne için can atarken ben duruşumu bozmadım.

12 2022 06122922 Gulses1 (1)

"KİMSENİN YERİNİ ALMADIM, KİMSE DE BENİM YERİMİ DOLDURAMAZ"

- Müzikal kariyeriniz hep bir sonraki nesle "miras bırakma" gayesiyle şekillendi. Bugün dönüp baktığınızda "Benden sonra yerimi doldurabilecek biri var" diyor musunuz?

Herkesin yeri ayrı. Herkesin farklı güzellikte yönleri var. Ben yerimi birine bırakmak ya da bırakmamak için kimsenin yerini almadım kendi mesleğimde. Sadece çok özel hocalardan ders aldım. Onlar benim için çok kıymetliydi ve onların yerini hiçbir zaman dolduramayız. Bizim yerimizi de dolduramazlar. Söylediğim gibi bir Tülin Korman, bir Bekir Sıdkı Sezgin, bir Alâeddin Yavaşca, bir İnci Çayırlı ve daha niceleri... Bir Meral Uğurlu mutlaka çok özel kişilerdi ve ben hepsinden çok faydalanarak yetiştim. Dolayısıyla bizim tek derdimiz; yeter ki gelecek nesillere hem kendi müziğimizi öğretmek konusunda faydamız olsun hem de gelecekte sanatçı olma adayı olan gençlere doğru örnek olabilelim. Bu ülkenin sanatçısının nasıl olması gerektiği konusunda onlara bir fikir verebilmek adına bugünkü duruşumuz çok önemli.

Thumbs B C Ba3Eb79Dae19E5C203Dad85D69F09C02

"GENÇLER DUYMADIKLARI MÜZİĞİ NASIL SEVSİNLER?"

- Dijital gürültünün tam ortasındayız. Gençler artık Müzeyyen Senar’ı, Münir Nurettin Selçuk’u tanımıyorlar. Gençler bugün doğru şarkıyı nasıl bulup dinleyecek? Duysalar severler mi sizce?

Tanımazlar tabii. Duymadıkları bir şeyi nasıl tanıyacaklar? Ama duysalar elbette ki çok severler. Bunun bir sırası var: Önce çocuk doğduğu zaman evde o müziğin dinlenilmesi gerekiyor. Aslında Türk müziği de böyledir; bir ezanla kulağına fısıldanır ve çocuk doğduğu andan itibaren, bebekken bile evin içinde bu müziği duymalıdır. Aslında her müziği dinlemeli ama temiz müzik, kurallı müzik dinlemeli; gürültü anlamı taşıyan müzik değil. Bunların dinletilmesi çocuk için çok önemli. Büyüdükçe zaten o kendi kültürünün içindeki bu müziğin farkına varacaktır. Onu yavaş yavaş da olsa dinlemeye başlayacaktır. Belki daha güncel şarkılarla, belki gençlere yönelik hazırlanmış modern eserlerle başlar, sonra da tabii ki klasik sanatkarların seslendirdiği eserlere geçer. Önce onu bir sevdirmek gerekiyor, ondan sonra bırakamazlar zaten.

- Necip Gülses ile hem hayatı hem de sanatı paylaşıyorsunuz. Evde ve işte sürekli beraber olmak ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Bana 42 yıllık evliliğimizi soruyorsanız; işte de hep beraber olduk. Bu paylaşım aslında çok güzel bir alışveriş. Zaman zaman münakaşalar ediyoruz tabii; o "böyle olması gerekiyor" diyor, ben "hayır böyle olmalı" diyorum. Fikirlerimizde farklılıklar doğabiliyor. Ama neticede bir yerde aklın yolunu izleyerek hangisinin doğru olduğuna ikna olursak onu yapıyoruz. Konser projeleri, konser repertuarı, her şey... Bugüne kadar hatta birçok albümümün, belki de hepsinin müzik yönetmenliğini Necip Bey yaptı. Aslında hakikaten çok özel bir isim; hem tamburi, hem bestekar, hem ressam... Kızım (Neva) da bugün konserde zaten klasik kemençe çalacak. Kızımızla da beraberiz. Hele torun olduktan sonra artık bizim evdeler, hep birlikte yaşıyoruz. Güzel bir netice doğuyor yani.

"TEVEKKÜL EDEN BİRİYİM, FOBİM YOK"

- Sahne ışıkları kapandığında korkularınız var mıdır? Örneğin deprem veya yalnızlık gibi fobileriniz var mı?

Hayır, hayır... Hiç öyle fobi anlamında büyük korkularım yok. Biraz tevekkül eden biriyim herhalde. Allah'ım hiç nasip etmesin öyle büyük korkuları hissedebileceğim o kötü olayları, kimseye nasip etmesin. Ama öyle bir fobim yok yani, bildiğim bir şey yok. Yaşamadan da insan bazı şeyleri bilemeyebilir. Benim fobilerim değil ama hobilerim çoktur.

- Nedir peki o hobiler?

Çiçeklerim... Bahçem ve çiçeklerim benim için her zaman çok özeldir. Zaten işime aşık biriyim, hayatımın her anında müzik var. Bunun yanında çocuklarım, evim, evimin dekorasyonu ve düzenlenmesi benim için evde vakit geçirirken büyük bir keyiftir. İlk aklıma gelenler bunlar.

- Bundan 50-60 yıl sonra nasıl hatırlanmak istersiniz?

Nasıl bir iz bıraktıysam öyle hatırlanacağım. Ben bunu bugünden bilemem ama şu anda çok seviliyorsam elbette ki gelecekte de güzel hatırlanacağım. Son geldiğimiz noktaya kadar eğer bu saygın çizgide gelebildiysek Allah bu güzel yolu bize nasip etmiş demektir. Biz de ona uygun, aldığımız eğitime yakışır bir sanatkar olarak var olduysak, elbette sonrasında da güzel anılırız.

- Sizden önceki neslin, örneğin Zeki Müren’in müziği doğru icra ettiğini düşünüyor musunuz?

Şimdi kimse için olumsuz bir şey söylememe gerek yok, herkese saygım sevgim var. Bizden önceki müzik dediğinizde bu saydığınız isimler sahne sanatçıları... Ama aslında bu işin gerçek hocaları, gerçek ekol isimleri az önce de söylediğim gibi Alâeddin Yavaşcalar, Bekir Sıdkı Sezginlerdir. İlk aklıma gelenler bunlar. Ama tabii ki ben Zeki Müren’in de Müzeyyen Senar’ın da bütün kayıtlarını dinledim. Canlı olarak çoğuna yetişemedim ama o kayıtlardan feyzalarak kendimi bulmaya çalıştım. Dinlediğim, öğrendiğim her türlü üslubu harmanladım ve neticede "Melihat Gülses" ortaya çıktı, kendim oldum. Onun için onların her biri tabii ki çok özel ve kıymetli. Özellikle Zeki Müren'in radyo döneminde, radyo bantlarında yaptığı o ilk kayıtlar benim için çok değerlidir.

3Cr37 Melihat (1)

"HERKES EN ÜST PERDEDEN BAĞIRIYOR, BİZ SANATÇILAR BUNA ÖNCÜLÜK ETMEMELİYİZ"

- Günümüz sanatçılarının bir kısmı agresiflikle, polemiklerle ön plana çıkmaya çalışıyor. Siz veya Emel Sayın gibi naif kalabilen isimler ise azınlıkta. Bu agresifleşen yapıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Urla'da Cumhuriyet Çocuklarının 25' nci Onur Yılı
Urla'da Cumhuriyet Çocuklarının 25' nci Onur Yılı
İçeriği Görüntüle

Bu agresiflik derken kastınız kavga gürültü mü yoksa bağırarak şarkı söylemek mi? Eğer ikisiyse; bunlar tamamen hakikaten bizim kültürümüze ve sanatımıza uygun olmayan şeyler. Çünkü zaten dışarıda herkes en üst perdeden bağırarak konuşuyor. Biz sanatkarlar buna öncülük etmemeliyiz. Öncelikle karşılıklı sevgi, saygı ve huzur içinde hayatımızı idame ettirmek zorundayız ve topluma örnek olmalıyız. Bu, şarkı söylerken bile böyledir; üst perdeden okumaya, bağırmaya gerek yok. Müzik sağlıklı olmalı, ruha gitmeli. Şu anda hissettiğin, etkilendiğin, sözlerini kalbinde bulduğun bir şey olmalı müzik; hangi tür olursa olsun. Dolayısıyla ne bağırıp çağırmak ne de kavgayla, gürültüyle birbirine sataşarak yol almak doğru bir yöntem değil.

- Yeni nesilde sesin yerini görsellik mi aldı sizce?

Şöyle; tabii ki önce gerçekten ortaya bir sanat konulmalı, sonra görsellik gelmeli. Şöhret, para, görsellik... Bunlar sanattan sonra gelebilecek şeylerdir. Eğer siz müzik camiasının içinde o doğru olan köklü radyo ve TRT üslubunun içinde kalıcı bir yer edinebilirseniz, ondan sonra bütün bu görsellik unsurları da yanına eklenirse tadından yenmez. Görsellik sahne için her zaman önemlidir tabii ki ama öncelik her zaman sanatınız olmalıdır.

- Hayatınız bir film olsa adının ne olmasını isterdiniz?

Benim hayatım bir roman gibi aslında... Akşehir’de Nasreddin Hoca’nın torunu olarak orada doğmuşum. Oradan babamın memuriyeti sebebiyle şehir şehir göçmüşüz. Sonra İstanbul’a gelmişiz, konservatuvarı kazanmışım ama babam önce göndermemiş. Sonra babamı ikna etmişim, bu sefer de sesimi kaybetmişim... Dolayısıyla öyle bir hikaye ki aslında... Ama filmin ismini hiç düşünmedim. Sence ne olabilir?

- Bence sadece adınız yeterli: "Melihat"...

(Gülüyor) Mehmet Barlas rahmetli bir gün demişti ki; "Müzeyyen Hanım (Senar), Perihan Hanım (Altındağ Sözeri)... Bunlar artık 'Hanım' olarak anıldığında soyadlarına gerek kalmayan dev isimlerdir. Müzeyyen Hanım dendiğinde herkes bilir kim olduğunu." Bana da "Sen de adını bu ülkeye Melihat Hanım olarak altın harflerle yazdırdınız" demişti. Dolayısıyla sadece "Melihat Hanım" diyebiliriz, çok güzel oldu.

- Son olarak, bugünün dünyasına kendi repertuarınızdan bir şarkı hediye etseniz, bu hangisi olurdu?

Valla beni Türkiye’ye aslında tanıtan ve sevdiren, bestesi Cemil Şenherli’ye, sözleri Fevzi Halıcı’ya ait olan "Günaydınım, Nar Çiçeğim, Sevdiğim" eseri olurdu. Aslında hüzünlü bir aşk hikayesidir o... Ben icra ederken o hikayeyi kafamda değiştirip mutlu sonla biten bir hikaye olmasını tercih ediyorum hep. Nar Çiçeği'ni çok seviyorum. Bu vesileyle, bu ülkeye bu kadar güzel, bu kadar özel ve derinlikli bir eseri hediye eden Cemil Şenherli ve Fevzi Halıcı’ya da buradan rahmetlerimi gönderiyorum.

Kaynak: ÖMER CEYLAN