Yaşamakta olduğumuz ABD/İsrail-İran Savaşı bir turnusol işlevi görerek bazı temel gerçekleri açığa çıkardı. Bu savaş ABD için emperyal gücünü çok yönlü hegemonik güç olarak konsolide etme arayışı yanında; savaşan her üç ülkenin savaş motivasyonu, üç ayrı dinin radikal savunusundan tetiklendi. Her biri üç ayrı dini anlayışın bugün radikal savunucuları. İsrail, tarih öncesinden kalma bir “vadedilmiş topraklar” inanç ve saçmalığından yola çıkarak, sanki bu coğrafyada bin yıllardır hiç başka insanlar yaşamamış gibi bir tutum sergilemek istiyor. Kaldı ki bin yıllardır kendileri bu topraklarda yoktular; dışardan gelerek Orta Doğuyu bir ateş çemberinin içine ittiler ve dur durak bilmek istemiyorlar. ABD, Milenyum dönümünden beri tek süper güç olma sevdası ve inancı ile Huntington’un kültürler arası çatışma tezine inanarak, kendi toplumunda Evangilist radikalizmini savunuyor. Oysa günümüzde küresel ilişkilerin giderek artması, küresel uzlaşma arayışını gerektirmiyor mu? İran’a gelince, İslam ülkeleri içinde Dini inancın devletin üstünde yer aldığı ve her şeye Molla Rejiminin karar verdiği bir radikalizm içinde. Cumhurbaşkanı sade bir bakan rolünde.

****

Böylece bu savaş, bu üç radikal inancı savunan, üç radikal aktörün, kutsal İnançları siyasi idolojiye dönüştüren, akıl ve mantık dışı bir platformda aldıkları kararlarla sürüyor. Zira yeni nöro bilime göre inanç olgusu, limbik beyinde depolanmış inanç kalıplarının işlevi olarak devreye girer. Dini inançlar da kutsal değerler olduğu için dogmalara dayanır ve sorgulanma dışıdır. Buna karşın akıl ve mantık kullanımı neokorteksin bir işlevi olarak öğrenilmesi ve bu öğrenme ile bilinçli davranışı devreye alması gerekir. İnsanların günlük davranışlarının yüzde doksandan fazlası hipokampüste depolu inanç kalıplarının çağrışım yoluyla devreye alınması ile çözümlenir. Radikal inançlarda bu oran yüzde yüze doğru yol alır. Bu nedenle neokorteksin kullanım ve devreye alınmasının ciddi bir eğitim sistemi içinde öğrenilmesi gerekir. Bu gün bu üç ülkenin yönetim kadroları, aklı ve mantığı devre dışı bırakan bir tepkisel inancın temsilcileri durumundalar. Oysa seküler düşünce ve laikliği daha çok içselleştirmiş olan Avrupa ülkelerinin yaşanan bu radikal Din savaşına katılmayışı anlamlıdır. Japon ve Çin kültürü de doğa ve olgu merkezli olduğu için radikal inançlara yönelim çok daha sınırlıdır.

****

Diğer yandan ABD ve İsrail’in algı yönetimine rağmen, dıştan yapılan bu müdahale, İran Halkı içinde bir çatışmayı değil; ülkeyi savunma güdüsünü tetiklemiştir. Bu nedenle İran’ın uzun süre bu savaşa dayanabilme kararlılığı kanıtlanmıştır. Zira İran Devlet geleneği; tarih öncesine kadar uzanırken, ABD’nin ekonomik gücü dışında, devlet geleneği 250 yılla sınırlıdır. ABD kendi geçmişinden ders çıkarmalı; Vietnam, Irak ve Afganistan örneklerini göz önünde tutmalıdır. Olay küresel düzeyde daha trajik boyutlara taşınmadan uzlaşma arayışına girmeli ve İsrail’in akıl dışı bölge iddialarını dizginlemelidir. Zira İsrail, ABD’den güç buluyor. Ayrıca bu savaşın çok daha uzaması, ABD’nin kendi lehine işleyen küresel politik-ekonomik sistemi güçlü biçimde riske atacaktır. Unutulmasın ki, Çin ve Hindistan’ın yeni teknolojilerle yükselişi küresel düzeni yeniden şekillendirirken; çözüm savaşlardan değil, sabır, akıl ve bilinçle yönlendirilen uzlaşma arayışlarında aranması gerekir.

Uygar dünyada çözüm radikal ideolojilere dayalı kavga ve savaştan değil; akıl, bilim ve mantık temelli sistemler kurmaktan geçer. “Savaş Vatan savunması değilse, cinayettir” diyen Atatürk; Bu nedenle tüm bölgesinde ve savaştığı emperyal güçle barış ve uzlaşma ilişkileri kurdu.