Geniş halk kitlelerinin alım gücünü eriten yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı, Türkiye'deki haneleri temel gereksinimlerini karşılayabilmek adına finans sistemine bağımlı hale getirdi. Vatandaşın geçmiş yıllarda ev veya araba gibi yatırımlar için başvurduğu banka kredileri, günümüzde yerini tamamen mutfak, giyim ve fatura ödemelerini kapsayan günlük yaşamı sürdürme gayesine bıraktı. Ekonomist Prof. Dr. Davut Pehlivanlı’nın resmi veriler ışığında yaptığı analizler, toplumun yarısından fazlasının ağır bir finansal yük altında ezildiğini ve borçluluk yapısının boyut değiştirdiğini gösteriyor.
Giderek büyüyen bu ekonomik kilitlenme, yalnızca dar gelirli kesimi değil, orta gelir grubunu da kapsayarak toplumsal bir nitelik kazanmış durumda. Gelir ile gider arasındaki makasın her geçen gün daha da açılması, çalışan kesimin ürettiği katma değere rağmen günün sonunda geçimini sağlamak için finansal kurumlara sığınmak zorunda kaldığını kanıtlıyor.
Nüfusun yarısından fazlası bankaların kapsama alanında
Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin bültenlerinden derlenen verilere göre, ülkemizde 44,2 milyon kişi doğrudan finansal kurumlara borçlu durumda bulunuyor. Bu tablo, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 51,3’lük kesiminin bankalara borç yükümlülüğü taşıdığı anlamına geliyor. Varlık yönetim şirketlerine devredilen alacaklar ve yasal takip aşamasındaki dosyalar eklendiğinde gerçek borçlu sayısı oranının yüzde 55 sınırını aştığı değerlendiriliyor. Yalnızca son bir yıllık zaman diliminde sisteme 1,9 milyon yeni borçlu bireyin katılması, sürecin ne denli hızlı ilerlediğini kanıtlıyor.
Tarihsel süreç incelendiğinde, 2015 yılında nüfusun yalnızca yüzde 33'lük bölümü bankalara borçluyken, Nisan 2026 itibarıyla bu oran yüzde 51,2 seviyesine tırmandı. Aradan geçen 10 yılı aşkın sürede yaşanan ekonomik çalkantılar, küresel gelişmeler ve kur krizleri, vatandaşın finansal borçlanma eğilimindeki kesintisiz tırmanışı değiştiremedi. Yetişkin nüfus ölçeğinde yapılan hesaplamalar ise borcu olmayan yetişkin oranı için yalnızca yüzde 14 gibi çarpıcı bir seviyeyi işaret ediyor. Bu durum, toplumdaki her sekiz yetişkinden yedisinin finansal sistemin borç borçlusu haline geldiğini gösteriyor.
Borçlanma amacı varlık ediniminden temel mutfak harcamalarına kaydı
Finansal tablodaki en radikal dönüşüm ise borcun kullanım kulvarında yaşandı. Geçmiş yıllarda konut veya taşıt gibi kalıcı yatırım araçlarına erişim için kullanılan kredilerin toplam portföy içindeki ağırlığı belirgin biçimde geriledi. Bir dönem toplam borçların yüzde 26'sını oluşturan konut kredilerinin payı yüzde 12'ye düşerken, taşıt kredilerinin oranı yüzde 6'dan yüzde 1 seviyesine kadar eridi. İhtiyaç kredilerinin payı da yüzde 43'ten yüzde 24'e geriledi.
Buna karşılık, günlük yaşamın idamesini sağlayan enstrümanlarda patlama yaşandı. Kredi kartlarının toplam borçtaki payı yaklaşık iki katına çıkarken, kredili mevduat hesabı (KMH) olarak bilinen ek hesapların oranı yüzde 13 seviyesine ulaştı. Güncel veriler doğrultusunda vatandaşların toplam finansal yükünün yüzde 63'lük devasa kısmını doğrudan kredi kartları ve ek hesaplar oluşturuyor. Bu dramatik tablo, borçlanmanın bir servet edinme ya da yatırım aracı olmaktan çıkarak tamamen bir "geçim borcu" niteliğine büründüğünü tescilliyor. Bireysel borçların toplam büyüklüğü 6,5 trilyon lira sınırını aşarken, kişi başı ortalama borç miktarı da 148 bin lira seviyesine yükselmiş durumda.
Her gün binlerce aile yasal takip ve icra cenderesine giriyor
Ödeme gücünü zayıflatan yüksek faiz ve hayat pahalılığı ortamı, takibe düşen alacak miktarlarında da rekor artışları beraberinde getirdi. Bireysel kredilerdeki batık oranlarının iki buçuk yıllık periyotta 6,8 kat arttığı gözlemlendi. Kredi geri ödemelerindeki batık oranı yüzde 1,7 seviyesinden yüzde 4,3'e fırlarken, en büyük ödeme tıkanıklığının tam da geçim için kullanılan kredi kartı ve ek hesaplarda yaşandığı saptandı.
Ödeme zorluğunun ulaştığı boyutu gösteren en acı veri ise adliye koridorlarından geliyor. Türkiye genelinde her gün 7 bin kişi borcunu ödeyemediği için resmi olarak icra takibine düşüyor. Borç yoğunluğunun coğrafi dağılımına bakıldığında, üç büyük metropolün ağırlığı dikkat çekiyor. Toplam borç stokunun yüzde 27'sini tek başına İstanbul sırtlanırken, Ankara yüzde 10, İzmir ise yüzde 7'lik paya sahip. Üç büyük kentin toplam borçtaki payı yüzde 44'e ulaşırken; deprem felaketini yaşayan Kahramanmaraş, Hatay ve Adıyaman gibi iller de borcun en hızlı artış gösterdiği bölgeler arasında öne çıkıyor.
Mevcut eğilim sürerse Gelecekte toplumsal borçluluk zirve yapacak
Uzmanlar, mevcut finansal tablonun geçici bir konjonktürden ziyade 2015 yılından bu yana biriken yapısal problemlerden kaynaklandığını vurguluyor. Gelir artışının enflasyonist baskı karşısında yetersiz kalması, borç çevirme kapasitesini sınırlayarak sistemi bir doygunluk noktasına doğru sürüklüyor. Her yıl ortalama 1,9 milyon kişinin borç kervanına katılması, yakın gelecekte finansal ekosistemin yeni kredi verebilecek kapsama alanının kalmayacağını gösteriyor.
Ekonomik modelde köklü bir refah artışı ve alım gücü iyileşmesi sağlanamaması durumunda, borçluluk oranlarının toplumsal yapıyı tehdit eder boyuta ulaşacağı öngörülüyor. Projeksiyonlar, mevcut trendin sürmesi halinde 2035 yılında yetişkinlerin yüzde 75'e varan bir oranının bankalara borçlu hale gelebileceğini gösteriyor. Vatandaşın ürettiği ve çalıştığı ancak günün sonunda tamamen banka enstrümanlarıyla yaşamını sürdürmek zorunda kaldığı bu süreç, gelir-gider dengesinin kurulmasının ne denli acil bir gereksinim olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.




