Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen okul saldırılarından sonra yine ekranların karşısında kıpırdamadan takip etmeye çalıştık son dakika haberlerini. Böyle olağanüstü durumlardan sonra garip bir duygu yerleşiyor bana. Sanki evden çıkıp gitsem ya da bilgisayarı, televizyonu kapatsam çok önemli bir şeyi kaçıracak gibi hissediyor ve ara vermeden izliyorum. Dışarıda da dikkatim telefonda, gelecek haberlerde zaten. Oysa her şey bitmiş, silahlar ateşlenmiş, çocuklar, eğitimciler yaralanmış, ölmüş, can derdine düşenler kendilerini pencereden atmışlar. Haber kanalının dış haberler temsilcisi ekranda. Amerika’da ortalama yılın her gününe bir okul saldırısı düştüğünü söyleyip saldırganların saptanmış özelliklerini sıralıyor. Aşağılanma, uzun süre içlerinde biriktirdikleri öfke, kriz, kin, şiddet fantezileri ve silahlara kolay erişim. Pür dikkat izliyorum. Aklım tanıdığım ergenlik dönemi yaşayan tanıdığımız çocuklarda. İnsan bazen uzaklarda gerçekleşen olayların bu kadar yakınına gelebileceğine ihtimal vermiyor. Oysa ülkemizde uzun yıllardır yaşanan toplumsal kırılmalar, değişen değer yargıları, alışkanlıklar, ilişkiler bize “bir çok akıl almaz olayın kapımızın eşiğinde” olduğunu nasıl da haykırıp duruyor.

Sorular Sorgulamalar
Aileler kaybettikleri canlarını, hatıralarına tutunarak, yaşananlardan çok yaşanabileceklerin üzüntüsü ve acısıyla uğurladılar. Onlar için hayat bir daha eskisi gibi olmayacak. Daha çok sayıda yaralı çocuğumuz hastanelerde hayata tutunmaya çalışıyor. Olayları medyadan, sosyal platformlardan takip eden benim gibi bir çok kişi de aslında hastanede yatan çocuklar gibiyiz, hayata tutunmaya çalışıyoruz. Yeniden. Yaşanan her acı dolu olaydan sonra biraz daha zorlanarak. İlk şok atlatıldıktan sonra eğitimciler, kamu görevlileri, politikacılar öğrenim sitemini, arkadaş, aile ilişkilerini sorgulamaya girişti. Faillerin evlat, öğrenci, arkadaş, çocuk olarak kimlikleri ayrıntılarıyla konuşuldu. Nasıl bir aileye doğduğu, okul faaliyetlerine ve sosyal yaşama katılımları da. Ve gelindi kritik soruya. Daha önce bir arkadaşına, bir aile üyesine veya bir hayvana şiddet uygulamış mıydı?

İlk Adım Hayvana Uygulanan Şiddet
Faillere ait soru işaretleri cevaplanmaya çalışılırken Amerika Birleşik Devletleri’nde 2013 yılında Arnold Arluke ve Eric Madfis tarafından yapılan araştırma yeniden gündeme geldi. Arluke ve Madfis 1988 ile 2012 yılları arasında yaşanan okul katliamlarını incelediler. Yaptıkları araştırmanın sonuçlarını “Okul Katliamlarının Bir Uyarı İşareti Olarak Hayvan İstismarı” adı altında yayınladılar. Rakamlar çarpıcıydı. Saldırıları gerçekleştirenlerin yüzde 43’ü öncesinde hayvanlara şiddet uygulamıştı. Hayvanlara uygulanan şiddet ile insana yönelik şiddetin güçlü bir bağlantısı olduğunu gösteren bu çalışmadan sonra yapılan tüm araştırmalar aynı sonuca ulaştı. Şiddet bilinçli veya bilinçsiz ilk hayvanlar üzerinde deneniyor. Kusursuza ve en etkilisine ulaşmaya çalışırken yapılan provalar gibi.
En Güçsüze En Savunmasıza
Hayvanlar toplumsal yaşamın en savunmasız en güçsüz canlıları. Özellikle binlerce yıl önce evcilleştirilmiş köpek, kedi gibi canlılar normal şartlar altında insanların yakınında olmayı, onların hayatında yer edinmeyi seviyorlar. Yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen insanlara güveniyorlar. Ama ülkemizde son yıllarda onlara karşı giderek artan nefret ve kıyım politikaları taşları yerinden oynattı. Yıllar içinde görevlerini yapmayan yerel yönetimlerin, onları denetlemeyen kamu yöneticilerinin tüm ihmalleri sokakta yaşayan köpeklere, kedilere yüklendi.
Sokakları köpeklerden arındırma, toplumsal yaşamdan geri çekme ve yok etme amacıyla aksi görüşlere, direnişlere karşın çıkarılan yasa kötülüklere dayanak oldu. Toplanan köpeklerin sayısı ile hapsedildikleri barınakların kapasitesi arasında derin bir uçurum olunca süratle yok edilmeye başlandılar. İki yıla yakın süredir hemen hemen her gece televizyonlarda bir belediye barınağında yapılan katliam haberlerini izliyoruz, çocuklar da izliyor. Her gün şiddetin güçsüz olana devlet eliyle uygulanan örneklerine şahit oluyorlar. Sokaklardan köpeklerin bilinçsiz ve acımasızca toplanmasına tanıklık ediyorlar. Çöp arabasına preslenmek üzere atılan bir köpeğin görüntüsü günlerce dolaşıyor sosyal medyada. Büyüklerde travma yaratan bu durum çocukları nasıl etkiliyor kim bilir? Okuldan gelirken sokağın başında onları karşılayan köpeklerin, otururken onlara eşlik eden kedilerin kesilen uzuvları ile karşı karşıya kaldı bir sabah okula gitmek için evden çıkan çocuklar. Şimdi akıl çağına dönme bilime yönelme zamanı. Aile, okul, ilgili kamu kurumları el ele vermeli her grubun sorumluluğu hangi aşamada başlıyor, neleri kapsıyor belirlenmeli, hareket planları hazırlanmalı. Çünkü yaşam her canlı için temel haktır. Ancak böyle yeni can kayıplarının önüne geçilebilir. Yoksa her an yeni travmalar yaşayacağız topluca.
Hayvanlara Yönelik Şiddet
Araştırmalar ve deneyimler sonucu anlaşıldı ki, hayvanlara yönelik şiddet basit bir olay değildir. Çoğunlukla çok daha büyük bir şiddetin habercisidir. Küçük yaşlarda bu potansiyelin farkına varılıp, zamanında önlenmesi ileride insanların korunmasını sağlar. Şiddet döngüsü ilk etapta kırılmış, ilerlemesi engellenmiş olur. Öyleyse neden sokak hayvanlarından başlamayalım şiddetle mücadeleye? En güçsüz en savunmasız canlılara göstereceğimiz şefkat toplumun vicdan ve merhamet duygularını büyütmenin en güzel adımı olmaz mı?
Haydi,
7527 sayılı değişiklik maddelerini kaldırın.
5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nu sivil inisiyatiflerin, derneklerin, veterinerlerin görüşlerini alarak “hayvan refahı gözetilerek” yeniden düzenleyin.
Kısırlaştırma seferberlikleri ile nüfuslarını kontrol altına alalım.
Onları kısırlaştıralım, aşılayalım, yerine bırakalım.