Dünyanın hemen hemen tüm bölgelerine yayılmış olarak yaşayan 8.3 milyar insan için “yaşam hakkı” en önemli hak olarak tanımlanır. Kişinin fiziksel varlığını sürdürmesi ve diğer tüm haklarının varlığı yaşam hakkına bağlıdır. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde bireyin üstün hakkı olarak tanımlanır. Bu hak savaş gibi olağanüstü durumlarda dahi dokunulamaz, engellenemez.
Yeryüzünde 2 milyondan fazla tanımlanmış hayvan türü olduğu söyleniyor. Bilim insanları henüz keşfedilmemiş türlerle birlikte bu sayının 9 milyona ulaşacağına inanıyorlar. Her yıl yeni hayvan türleri belgeleniyor, heyecanla açıklanıyor. Çünkü her tanımlanan tür dünyanın biyo çeşitliliğine bir armağan. Peki insanın tersine yerküreye yararları zararlarından fazla olan, hem sayısal hem fiziksel olarak hatırı sayılır hacimlerde yer kaplayan hayvanların hakları var mı? Evet. Sözleşmelerle, ülkelerin anayasaları ve yasalarıyla sağlanan güvencelerle onlar da koruma altına alınmış.
15 Ekim 1978 tarihinde Paris’te Unesco merkezinde ilan edilen Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre:
“Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğar ve aynı var olmak hakkına sahiptir.” Toplam 14 madde olan bildirge hayvanların gözetilme, bakılma, korunma, saygı görme, doğal ortamlarında yaşama haklarını içeriyor. Aynı zamanda yasak veya sakıncalı davranışları da. Deneylerde kullanılmamaları, terk edilmemeleri, çalıştırılmamaları, eğlence unsuru olarak kullanılmamaları ve yaşam haklarının korunmaları gibi. Şöyle sonlanıyor:
“Hayvan hakları da insan hakları gibi yasa ile korunmalıdır”
Peki korunuyorlar mı? Hayır. İnsanların hayatlarını kolaylaştırmalarını, sürdürmelerini sağlayan, refah düzeylerini arttıran, araştırma, gıda, giyim ve eğlence sektörlerini besleyen ana kaynak ne yazık ki hayvanlar. Böyle olunca da büyük tehdit altındalar. Günümüzde dünya üzerinde yaşayan hayvan türlerinin neredeyse yüzde 25’i yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Yasalarda hakları olsa da uygulamada geçerliliği her zaman kabul görmüyor. Hatta yok edilişleri büyük bir kesim tarafından destekleniyor, normalleştiriliyor.
İNSAN ÇAĞI DİĞER CANLILARIN SONU MU OLACAK?
1800’lü yıllarda başlayan Sanayi Devrimi ve 1950’li yıllarda hızlanan nüfus artışı ile insanlığın yeni bir çağı yaşamaya başladığına inanılıyor. Antroposen (İnsan çağı) diye isimlendirilen bir çağ bu. Birçok bilim insanı henüz bu ismi telaffuz etmekten kaçınsa da epey kabul görüyor. Sanayi Devrimi ile birçok alanda işler makine ile yapılmaya başlanmış, toplumların refahı artmıştı. İnsan; var olduğundan bu yana doğanın faaliyetlerinden etkilendiği süreçten doğayı yönetmeyi amaçladığı ve bu düşüncenin sonucu olarak da doğayı bozduğu döneme geçti. Sera gazının birikme oranı arttı. Küresel ısınma her geçen yıl daha da hissedilir oldu. Plastik atıklar o kadar fazlalaştı ki zengin ülkeler üçüncü dünya ülkelerini plastik atık çöplüğü olarak kullanmaya başladılar. Tüm bu sonuçlar hayvan türlerinin zarar görmesini hızlandırdı. Hayvanların doğal yaşam alanları giderek azaldı, yok oldu. Toprak zehirlendi, su kirlendi. Binlerce hayvan türü sessiz sedasız çekildi dünyadan. Yok olan türün doğaya sağladığı yarar, başka bir hayvanın zararı ile doldu. Bir kuşun beslendiği doğaya zararlı tür, kuş yok olunca çoğaldı. İnsanoğlu doymayan bir açgözlülükle, doğayı maden sahalarına, beton bloklara, teknolojisi eskimiş enerji santrallarına açtı son hızla da devam ediyor.
YOK OLAN TAZMANYA KAPLANI, HAPİSTEKİ ASYA KAPLANI
Makinaları kullanıp güçlendikçe, doğaya hükmettiği düşüncesi ağırlık kazandı insanoğlunda. Hala da bu düşünceye sıkı sıkı sarılıyor büyük bir kesim. Yok olan türleri görmezden gelip, insandan çok önce doğasında yaşayan diğer hayvanları ya öldürüyor ya da hapsediyor, seyirlik malzeme olarak kullanıyor. Dünyada 10 binden fazla hayvanat bahçesi var. Yılda 700 milyon ziyaretçi ağırlıyorlar. Nasıl büyük bir rakam.
Hayvanlar, hayvanat bahçelerine doğal yaşam alanlarından kopartılıp getiriliyorlar. Sağlıksız kafeslerde, uzun yolculuklarla. Beton zeminlerde tel kafeslerde ömürlerinin sonuna kadar yaşamaya mahkum ediliyorlar. Doğalarına uygun olmayan şekilde, hareket alanlarından yoksun, insanlara eğlence malzemesi oluyorlar. Kurulma amaçları; insanların, çocukların hayvanları yaşadıkları ortamlarda görerek bilgi sahibi olmaları, onları tanımaları diye açıklanıyor. Hangi doğal ortam?
Tropik iklime sahip bir bölgede kolonisiyle birlikte göğe uzanan ormanlarda, ağaçların üzerinde günde kilometrelerce gidip gelen bir pirimatın küçük bir alanda, suni göl, suni ağaç dalları üzerinde yaşaması ne kadar doğal olabilir ki? Ya ilaçla, gübreyle, vahşi tarım uygulamalarıyla yetiştirilmiş yiyecekleri, daldan koparıp yedikleriyle eşdeğer mi? Demir tellerle çevrilmiş alan gökyüzü sonsuzluğundaki anavatanlarının yerini tutabilir mi? Birlikte oturmak, dokunmak onlar için ne kadar önemli biliyor muyuz?
İnsan Çağı’nı tüm kibriyle yaşayan insanoğlu, zafer sarhoşluğuyla ekosistemi ve ekosistemin çok önemli bir parçası olan hayvanları görmezden geliyor. Doğanın bir bütün olduğunu fark ettiğinde ne yazık ki çok geç olacak.
Oysa çok önce demişti Nazım usta:
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşcesine,
Bu hasret bizim.