On sekizinci yüzyılın sonuna doğru, Doğu Prusya’da Königsberg’de oturanlar, onun her gün öğleden sonra saat tam üç buçukta dışarı çıkmasını görmeye alışmışlardır. Tam bir saat gezindiği ”Linden Alee” ’ye onun yürüyüşleri nedeniyle “Filozofun yolu” adı takılır. Yolu sekiz defa gidip gelir. Öyle dakiktir ki, onun kaldırımda bastonunun tık tıklarıyla yürüdüğünü gören hemşerileri saatlerini ayarlarlarmış diye hikâyeler anlatılır. Kant 1.45 cm. boyundadır, sıska, göğsü içine göçmüş, raşitik bir görünümü vardır. Mavi gözleri pırıltılıdır. Gri bir palto, ipek çoraplar giyer, üç köşeli gri bir şapka takar ve elinde altın topuzlu bir baston taşır. Sadık uşağı Lampe, onu hiç yalnız bırakmaz. Bu yürüyüşler onun derin düşüncelere dalmasını da sağlar. Kant ömrü boyunca sadece üç gün yürümek için dışarı çıkmamıştır. O da çok sevdiği ve çok etkilendiği Jean Jacques Rousseau’nun “Emile” adlı kitabını okumak için. Kant terlemekten korkar çünkü terlemekten öleceğini düşünür. O nedenle yürüyüş sırasında terlerse durup terinin kurumasını bekler.
Sören Kierkegaard da yürüyüş düşkünü bir felsefecidir. Öğlenleri Kopenhag’da uzun yürüyüşler yapar. En iyi fikirilerin bu yürüyüşler sırasında aklına geldiğini söyler, eve döner dönmez daha bastonu elindeyken alelacele yazar. Kenti inceleme alanı olarak belirler ve kent turlarını bir çeşit araştırmaya dönüştürür.
Diderot da, öğleden sonraları saat beş dolayında hava durumu ne olursa olsun Palais-Royal civarında gezinir.
Dante’ye gelince; o da iyi bir yürüyüşçüdür. İsviçreli sanat tarihçisi Jacob Burckhardt doğa manzaralarının insan ruhunda derin etkiler yarattığını söyler. İyi bir doğa yürüyüşçüsü olarak da Dante’yi örnek gösterir. Hakikaten de Dante uzak manzaraları doyasıya seyredebilmek amacıyla yüksek dağlara çıkar.
Aydınlanma çağı filozoflarından Jean Jacques Rousseau’nun kendi yaşam öyküsünü kaleme aldığı ve 1765-1770 yıllarını anlatan İtiraflar adlı eserinde “Yalnızca yürürken derin düşüncelere dalabiliyorum. Durduğum zaman, düşüncelerim de duruyor; zihnim yalnızca bacaklarımla birlikte hareket ediyor.” cümleleri ile zihnin çalışmasını bedenin hareketiyle ilişkilendirir ve yürümeyi düşüncenin lokomotifi olarak ifade eder.
James Joyce’un Ulysses adlı romanındaki roman kahramanı zihnindeki düşünceleri ve hafızasının düğümlerini yürüyüşleri esnasında çözer. Charles Baudelaire ise Avrupa kentlerinde bilinçli bir kültürel faaliyet olarak algılanan “yürümek” kavramı çerçevesinde edebiyatta öne çıkan kent gözlemci yazarlardan biridir. Baudelaire, kenti karış karış gezen kişi anlamına gelen flâneur kavramını geliştirir. Walter Benjamin için ise flâneur, kentin içinde başka bir gözlemciye dönüşür. Flâneur, hem çağının izini kentin sokaklarında sürer hem de modernizm ve kapitalizm eleştirisi üzerinden bu kavramı dönüştürerek sahiplenir. Walter Benjamin’e göre flâneur, gerek büyük kentin gerekse burjuva sınıfının eşiğindedir. Henüz bunlardan herhangi birine yenik düşmüş değildir. Hiçbirine yerleşmiş değildir. Flâneur sığınağını kitlede arar.

HÜZNÜN ŞARKISI: CAZ
Bilindiği gibi cazın doğum yeri Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyi. New Orleans. Altın yılları da 1920’ler. Bu dönemde caz ile blues birleşti ve merkez Chicago oldu. Chicago yeni gelişen plak endüstrisinin de başkentiydi artık. Ama 1929 yılında patlayan büyük ekonomik kriz her şeyi değiştirdi. Plak endüstrisi çöktü, küçük orkestralar yok oldu. Klasik blues şarkıcılarının sonu oldu ekonomik kriz. Tiyatrolar ve küçük kulüpler kapandı, gezici çadır gösterileri son buldu. New Orleans cazı artık ölüyordu. Caz New York’a geldi, büyük beyaz dans orkestraları kuruldu, müzik endüstrisinin merkezi New York oldu. Benny Goodman, Louis Armstrong, Duke Ellington, Count Basie, Tommy Dorsey ve Billie Holiday dönemin ünlü caz sanatçılarıydı. 40’lı yıllara gelindiğinde Türkiye’de de caz kendini iyice gösterdi. Burada Kadıköy Halkevi’nin ilginç bir önderliği vardır. Kadıköy Halkevi’nde klarinetçi Hulki Saner Orkestrası ile Necdet Alpün Orkestrası program yaptı. İlhan Mimaroğlu, Erdem Buri, Fazıl Abrak bu orkestrada görev aldı. İbrahim Özgür grubunun solistleri de Sevim ve Sevinç Tevs kardeşler oldu. Yine burada İlham Gencer Orkestrası öne çıkarken, İzmir’de de Zekai Apaydın Orkestrası’nın adı duyulmaya başladı. Radyonun gündelik hayatımıza girmesiyle birlikte İstanbul Radyosu’nda Erdem Buri caz programları yapmaya başladı. Halil Bedii Yönetken de Ankara Radyosu’nda plaklardan açıklamalı caz programlarını dinleyicilerine sundu. Cumhuriyet’in başkenti Ankara’da Karpiç Lokantası, Gar Gazinosu ve Ankara Palas’ta caz geceleri düzenlendi. Buralar caz yapılan önemli mekânlar olarak caz tarihinde yerini aldı. Caz, Türkiye’de batılılaşma ve modernleşmenin kültürel göstergelerinden biri haline geldi, Ankara ve İstanbul’daki sanat çevrelerinde entelektüel bir müzik türü olarak kabul gördü. 1980’li yıllar, Türkiye’de cazın kulüp kültürü ve canlı performanslarla yaşandığı, albüm üretiminin sınırlı kaldığı ama yerli müzisyenlerin özgün kimlikler geliştirdiği bir dönem oldu. Ayrıca 1980’lerin sonunda caz festivali fikri olgunlaşarak 1990’larda Türkiye caz sahnesine yeni bir ivme kazandırdı. Plak ve albüm üretimi sınırlı kalsa da, bu dönemde Okay Temiz, Tuna Ötenel, Emin Fındıkoğlu gibi isimler cazın yerli kimliğini güçlendirdi. Dönemin sonunda Akbank Caz Festivali’nin temelleri atıldı ve caz, kentli orta sınıfın kültürel beğenileriyle daha görünür hale geldi. 90’lı yıllar, Türkiye’de cazın festivalleştiği ve uluslararası etkileşimin yoğunlaştığı bir dönem oldu. Akbank Caz Festivali cazın kurumsal kimliğini oluştururken, bu dönem Türkiye cazının sonraki kuşaklara ilham veren bir altın çağı olarak kabul edildi. 2000’li yıllarda Türkiye’de caz müziği, festival kültürünün güçlenmesi, caz kulüplerinin çoğalması ve albüm üretiminin artmasıyla yeni bir ivme kazandı. İstanbul Caz Festivali, Akbank Caz Festivali ve Ankara Caz Festivali cazı geniş kitlelere ulaştı.
Gelelim bu yıla: Bu yılın en önemli caz etkinliğini de İzmirli bir sanatçımız gerçekleştirdi: Ayşegül Yeşilnil. Bir ayda iki albüm dinleyicilerin beğenisine sunuldu. Sanatçının tüm şarkıların sözlerini yazdığı ve seslendirdiği albümlerden biri “Rüzgâra Söylenen Şarkılar” adını taşıyor.
İyiliğe, içtenliğe ve masumiyete çok ihtiyaç duyduğumuz ve her şeye rağmen özlediğimiz güzel günlerin geleceğini umut ettiğimiz bu günlerde “rüzgâra söylenen şarkılar” doğanın yanı sıra insana da söylenen şarkılar. Sevgiyi, iyilik dolu kocaman bir kalbi ve paylaşmayı duyumsatan ve ikinci baharını yaşayan şarkılar. İzmirli sanatçımız Ayşegül Yeşilnil’in kişiliğini ve hayata bakışını ortaya koyan, yaklaşık otuz yıl önce çıkmış bir albüm. Yeni duygularla, yeniden yeni dinleyicileriyle buluşuyor. Ayrıca canlı yayın kayıtlarının düzenlemesiyle oluşan bir başka albüm daha var: zaman içinde verdiği farklı konserlerin canlı performanslarının kayıtlarından seçilerek hazırlanan "All Time Jazz Standards" albümü.
Caz ustası Erol Pekcan’ın “kendisi gibi söyleyen ve sıra dışı doğaçlama yeteneğine sahip, çok güçlü bir caz sanatçısı” tarifiyle taçlandırdığı, profesyonel olarak caz şarkıları söyleyen ve caz resimleri yapan “tek sanatçı” olan Ayşegül Yeşilnil, birçok konser, caz kulübü ve uluslararası festival etkinlikleri gerçekleştirdi. Özgür, içten ve sınır tanımaz doğaçlama caz yorumculuğu, mütevazı kişiliği ve sahnedeki büyüleyici karizmasıyla hem ülkemiz hem de dünyadaki caz dinleyicilerinin gönlüne taht kurdu. Tabii bütün bu başarıların arkasında sevgili eşi Nezih Yeşilnil’in ve değerli müzisyen dostlarının bulunduğunu da belirtmek gerek.

ARGO ÜZERİNE 2
Argo karşıt söylemdir, verilmiş dilin dışlanmasıdır. Egemen kültür /bağımlı kültür bağlamında bakılırsa, dil toplumsal yanıyla bir kültür ögesidir. Toplumun tümünde kullanımda olan, saymaca bir anlaşmaya dayanan dil, doğal olarak başat kültürün de damgasını taşır. Egemen düşünyapının (ideolojinin) alt kültürler üzerinde etkileme ögesi olarak kullandığı dile karşı kimi alt kültürler de kendi özel dillerini oluşturur. Aynı sözcükleri kullanmakla birlikte, düzdeğişmece (mecaz-ı mürsel) ve eğretileme (istiare) yoluyla, sözcüklere farklı anlam yükletirler. Argo dilin özel bir bölgesidir. Azınlık dilidir. Lümpen tabaka dilidir. Kendine özgü bir imsel/anlamsal dizge oluşturur. İdeolojik düzeyde siyasal iktidara ters düşmek, argonun ön koşulu değilse bile zorunlu bir koşuludur. Toplumsal yaşamın dışına sürülenlerin kendi aralarında bir birlik oluşturmalarına imkân veren etkili bir savunma aracıdır. Kullananların anlayabileceği bir bildirişim dizgesidir. “Onlardan olmama”nın dışa vurumudur. Karşıtının yücelttiği her şeyi, üreteceği tek bir sözcükle değerden düşürebilir. İdeolojik düzeyde bir muhalefet dilidir. Kimi zaman argoyla deyim birbirine çok yaklaşır. Argo iktidar güdümüne karşıdır. Gerçek argo bir sınıfa ve takıma bağlı kimseler tarafından kullanılan ve bunun dışında bulunan kimselerce anlaşılmaması gereken bir dildir. Argo sözcükler, geniş kitlelerce anlaşılır olmaya başladığında, artık halk diline, kaba dile aktarılmış demektir, argoluktan çıkar. Ancak, deşifre olan, halk diline, kaba dile aktarılan bu sözcüklerin yerini argoda hemen başka sözcükler alır. Dolayısıyla toplumsal muhalefetle birlikte toplumda sınıf ve zümreler olduğu sürece argo da varlığını sürdürecektir.
