Reşat Nuri Güntekin gündüzleri yazmazdı. Akşam yemeğinden sonra odasına çekilir, kapısını kapatır yazmaya başlardı. Saatler ilerledikçe karşı odada uyuyan kızı Elâ rahatsız olmasın diye, kapının altına, yanlarına çarşaflar sıkıştırır, ışığın sızmasını, gecenin sessizliğinde daktilonun rahatsız etmesini önlemeye çalışırdı.

Yine de daktilo tıkırtıları Elâ’nın odasına ulaşır, o sesler ona hem güven verir, hem de o küçük kızı büyülerdi. Günde dört paket sigara içen Reşat Nuri, yazılarına ara verdiği zaman da mutfağa geçer ertesi gün için yemekler yapardı. Sabah olduğunda erkenden kalkar, okula gidecek olan kızına kahvaltı hazırlardı.

Reşat Nuri Güntekin, kızı Elâ’ya çok düşkündü. 1927 yılında Hadiye Hanım’la evlendikten tam 14 yıl sonra dünyaya gelmişti. Erenköy kız Lisesi’nde öğrencisi olan, 'bitanem' diye hitap ettiği karısı Hadiye hanım'la 1927'de evlenir Reşat Nuri. Hadiye hanım ve Reşat Nuri bey'in 1927'de başlayan yaşam ortaklığı tanrıya yakarılarak gelen bir evlatla şenlenir. Bu evladın adı Ela'dır, tam 14 yıl sonra doğmuştur Güntekin ailesinin şafağına. Doğuşu öyle önemlidir ki babası için, kızının hatıra defterine şu satırları yazacaktır Ela 10 yaşındayken: "11 Mart 1951, Elâ kızım, ben çocukken, senin yaşında iken, gökyüzünde aya bakardım, 'ay dede ay dede, oğlun kızın çok dede, birini bana versene, Allah sana çok vere,' diye dua ederdim. Ay dede beni işitti. Çocuklarının birini bana verdi, 'adı Elâ kız olsun,' dedi. 'benim kadar çok ömrü, benimkiler kadar güzel çocukları olsun,' dedi. Ela kızın babası Reşat Nuri Güntekin." Çok çalkantılı, zorlu ama onurlu bir hayat süren Elâ Güntekin Dame De Sion’da okurken, Reşat Nuri Güntekin 1956 yılında Londra’da vefat etti ve genç kızlığında karşılaştığı bu olay; içine kapanık, duygusal ve hassas Elâ’yı çok etkiledi.
Tiyatroda oynadığım yıllarda onu Mehmet Keskinoğlu ile birlikte Ankara Mithatpaşa Tiyatrosu’nda Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’inde oynarken tanımıştım. Bir süre sonra Mehmet Keskinoğlu ile evlenmişlerdi. 2010 yılında vefat eden Elâ Güntekin, Sevgi Soysal’ın “Yürümek” adlı romanının da kahramanıydı. Romanın iki kahramanı vardı: Elâ ve Mehmet…

KİTAP DEĞİL, KÜTÜPHANE OKUYAN BİLİM ADAMIMIZ
Bir Türk bilim adamı Cumhuriyet kurulduktan iki yıl sonra, 1925 yılında kütüphanecilik üzerine bilgi ve görgüsünü arttırmak üzere Paris’e gönderilir. Paris Kütüphanelerinden birinde çok değerli bir el yazması eser görür. Bu eser tektir ve başka örneği yoktur. Düstur-u Enverî adlı bu el yazmasının bırakın dışarı çıkarılmasını kopya edilmesi bile kesinlikte yasaktır. Bilim adamımız bunun üzerine her gün arşive gider, eseri okur ve bir bölümünü ezberleyerek otele gelip yazıya geçirir.

Bu şekilde yüz sayfadan fazla olan el yazmasının tamamını iki hafta içinde kopya ederek Türkiye’ye döner. 1928 yılında kitap Düstur-u Enverî adıyla yayımlanır. Bunun üzerine Paris’teki kütüphanedeki görevlilerin işine son verilir. Bunun üzerine bilim adamımız kütüphaneye mektup yazarak, çalışanların bir suçu olmadığını belirtir. İspat için Paris’e davet edilir, orada da kitabı ezberlediğini kanıtlar ve bunun üzerine personel işine geri döner. Bu olayı Haldun Taner de, “Ölür İse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil” adlı kitabında anlatır. Bu müthiş hafızaya sahip bilim adamı Mükrimin Halil Yinanç’tır.

Daha sonra Düstur-u Enverî’ye bir methal de yazmıştır. Bu değerli bilim adamımız Mülkiye’yi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin tarih bölümünü bitirmiş, mezun olduğu Galatasaray Lisesi ve Kabataş Lisesi’nde tarih öğretmenliği yapmıştır. Neredeyse okuduğu kaynakları bütünüyle ezberlemesiyle bilinen Yinanç, bilgisini yazıya dökmeyi pek sevmeyen bir hocadır. Özellikle Selçuklu tarihi konusunda uzmandır. Türk Tarih Kurumu’nun kurucularından olan bu değerli bilim adamımız 1900 yılında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde doğan Mükrimin Halil Yinanç, 1961 yılının Aralık ayında İstanbul’da vefat eder.

O HALDE YENİDEN PLAK
Plaklar şimdi yeniden satılıyor, dinleniyor. Bir anlamda geçmişe özlem, eski güzel günlere selam gönderme var. Plaklar önce 78’lik, sonra 33 lük daha sonra da 45 lik olarak ortaya çıktı. 78 lik, 33 lük ifadeleri plakların bir dakikada dönme sayısını gösteriyordu. Şimdilerde taş plak olarak bilinen plaklar kolaylıkla kırılabiliyordu. 1890 lı yıllarda kullanılmaya başlanmıştı. O dönemlerde gramofonlarda çalınan bu plaklar daha sonra ebonit denilen malzemeden yapıldı ve daha dayanıklı hale geldi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da 33 lük plakların ortaya çıkmasıyla birlikte albüm kayıtları yapılmaya başlandı çünkü bu plakların bir yüzüne dokuz şarkı kaydedilebiliyordu. Doksanlı yıllara kadar da bu tür plaklar çokça dinlendi. Ankara’da Erdal Öz’ün Sergi Kitabevi’nde satılan kullanılmış 33 lükleri çokça alıp dinlerdik. Tabii bunlar kullanılmış 33 lüklerdi ve kapının yanında hemen girişte bir sepetin içinde dururdu. Bu tür plaklar şimdilerde yeniden gündemde. Pikaplarla birlikte vitrinleri süslüyor. Parası da az değil aslında. CD çalarlara gelince ilk CD 1 Ekim 1982 tarihinde piyasaya çıktı ve Billy Joel’in bir şarkısının kaydı vardı. Lazer ışığıyla okunan optik bir diskti CD. O yıllarda üretilen arabalarda radyonun yanı sıra CD çalarlar da yer aldı. Daha dayanıklı ve ses kalitesi yüksekti ama çizilmemesi gerekiyordu. Çizildiği zaman ses hemen bozuluyordu. Walkmanlar bu dönemde ortaya çıktı, hem yürüyebilmek hem de kulaklık aracılığı ile müzik dinlemek mümkün oldu. Bilmem hatırlayanlarınız var mı, yetmişli yıllarda dolmuşlarda, şehirlerarası otobüslerde kasetçalarlar vardı. Orhan Gencebay’ı ilk kez dinlediğimde bir dolmuşta yolculuk yapıyordum. Kaset ve kasetçalarların önemli bir özelliği ve diğerlerinden farkı aynı zamanda kayıt da yapabilmesiydi.

Kasetçalarlar ve kasetler müziği demokratikleştirdi. Müziğe ulaşmak kolaylaştı. Evde, tarlada, dükkânda, arabada, kıyıda, denizin ortasında müzik dinlemek mümkündü. Onun ötesinde stüdyoya girip kayıt yapmak, ünlü olmak ve para kazanmak da mümkün hale geldi. Bir başka yazı konusu olmakla birlikte, kasetçalarlar ve kasetler arabesk kültürünün de gelmesine yardımcı oldu. Kentlere yığılan insanlar, kırsaldan kente göç ve tutunma kaygıları, bu kültürün yaygınlaşmasına yol açtı. Ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar seçkinlere ve aristokrat ailelere özgü olan ve yalnızca onların yararlandığı oda müziği ve resitaller, müziğin kaydedilmesi imkânının ortaya çıkmasıyla birlikte plaklardan dinlenir hale geldi. Geniş kitleler, yani orta sınıf ve burjuvazi kentlerde müzikle haşır neşir olmaya başlayınca, müzik de odalardan çıktı ve senfoni orkestralarıyla birlikte büyük konser salonlarına konuk oldu. İzmir’de ilk plak kayıtları 1910- 1920 yılları arasında gerçekleşti. Gramophone şirketi 1909, 1910 ve 1911 yıllarında İzmir’e 108 şarkı kaydetti. Bunların yalnızca 33 adedi Rumcaydı. Kalanların çoğu Türkçe ve pek azı da Yahudi İspanyolcası yani Ladino dilindeydi.

LOJİSTİĞİN OSMANLICASI
Geçen yüzyıllarda onbinlerce kişilik herhangi bir ordunun at sırtında veya yaya olarak bir yerden bir yere gitmesi öyle kolay değil. Hep merak ederim. Bu binlerce insan yolda, sefer sırasında ne yer, ne içer? Karınları tok, sırtları pek mi? Günümüzdeki deyimle lojistik nasıl sağlanır? Osmanlı ordularının en uzak seferi olan Viyana Seferi 1683 yılının 1 Nisan günü Edirne’den başlamış. Osmanlı ordusu Viyana’ya tam 105 günde ulaşmış. Sayılar farklı olmakla birlikte sefere çıkan ordu seksen bin ila yüz bin kişi arasında. Yaklaşık üç buçuk ay süren bu sefer sırasında tam 1324 kilometre yol kat edilmiş. Bu hesaplama bugünkü yollar üzerinden yapılmış. 1683 yılında bu yolculuk daha zahmetli ve daha da uzun olmalı. İhtiyaçların karşılanması ve lojistik sağlanması çok çeşitli başlıklardan oluşuyordu ama biz su ve içeceklerden söz edelim. Ordudaki insanlar ve hayvanlar için kuşkusuz en hayati sıvı besin suydu. Bu nedenle suyun sağlanması işi asla şansa bırakılmaz ve sıkıntı çekilmemesi için seferden birkaç ay önce, ordunun geçeceği yollar üzerindeki su kaynaklarının kapasitesi araştırılıp ayrıntılı bir analizi yapılarak merkeze rapor edilirdi. Söz konusu raporlar doğrultusunda, sefer yürüyüşü sırasında mutlaka dere, nehir gibi akarsular ya da göl, çeşme yakınında konaklanır, mümkün olmazsa, mola verilen yerde pek çok kuyu açılarak su ihtiyacı karşılanırdı. Su, saka denilen özel hizmetliler tarafından dağıtılırdı.

Ordudaki her birliğin yeterli sayıda sakası vardı. Yürüyüş sırasında ya da savaşta cephede görevli yüzlerce saka, deve ve katırlara bağlanmış kırba denilen meşin tulumlara doldurdukları suyu, gece gündüz demeden devamlı gezerek askerlere dağıtırdı. Suyun yanı sıra bal ve pekmezin sulandırılması ya da şeker ve meyve sularıyla hazırlanan çeşitli şerbetler ile çay, badyan ve boza tüketilirdi. Çayı ve bozayı biliyoruz da, “badyan” bugün biraz yabancı geliyor. Badyan bir bitki çayı. Yıldız şeklinde anasonlu bir bitki.

Ayrıca yemeklerden sonra günlük sohbetlerde, toplantılarda içilen kahve, ordudaki komutanların, askerlerin ve memurların önemli zevklerinden biriydi. Onyedinci yüzyılın sonlarında yapılan bazı savaşlarda Osmanlı ordugâhlarını gözlemleyen Kont Marsilli, çok yoğun bir tempoda çalışan sakaların hiçbir zaman dinlenemediklerini ve sürekli güneşte dolaşmaktan tenlerinin tamamen karadığını belirtiyor. Öte yandan, hareket halinde olan ya da cephede çarpışan herhangi bir askeri kuvvetin, en hayati gıda olan suyu düzenli şekilde sağlayıp dağıtmakta uzmanlaşmış bu gibi destek kıtalarına sahip olup olmaması savaşın kaderini etkileyebiliyordu. Örneğin 1711 Osmanlı- Rus savaşında Prut Seferi’ni yapan Rus ordusunda Osmanlı ordusundaki gibi düzenli olarak su bulup dağıtan yardımcı bir sınıfın olmaması, yaz sıcağında yiyecek ve su kaynaklarından uzakta olan askeri birliklerin bitkin düşmesine ve dizanteriye yakalanan binlerce askerin ölmesine yol açarak Rus ordusunun Prut bataklığında kuşatılmasında önemli rol oynamıştı.
………………………..