ÖMER CEYLAN- Türk sanat müziğinin ve taş plak döneminin en kudretli, en trajik figürlerinden biri olan Hamiyet Yüceses’in doğumunun üzerinden tam 110 yıl geçti. Bugün onu sadece radyo arşivlerindeki buğulu bir ses ya da "Makber"i ağlayarak okuyan bir kadın olarak anmak, onun asıl dehasına ve yaşadığı dönemin sosyo-kültürel kırılmalarına haksızlık olur.
Hamiyet Yüceses; imparatorluktan cumhuriyete geçişin sahnedeki canlı anıtı, mikrofon teknolojisine meydan okuyan bir rezonans harikası ve şöhretin zirvesindeyken bile acının en yalın halini yaşamış bir "ses işçisiydi". İşte, bugüne kadar popüler kültürün satır aralarında kaybolmuş, en ince detaylarıyla Hamiyet Yüceses’in gerçek yaşam öyküsü...

Malatya’dan İstanbul’a...
Hamiyet Yüceses, 20 Haziran 1916’da İstanbul’da, muhafazakâr ve müziğe düşkün bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Babası Halim Bey’in kökleri Malatya’ya uzanıyordu. Evde sürekli bülbül dinletilen, babasının udu eşliğinde meşk edilen bir iklimde büyüdü. Henüz 11 yaşındayken sesinin genişliği ve parlaklığı ailesi tarafından fark edildi.
İlk kez 1931 yılında, henüz 15 yaşındayken Kadıköy’deki Hale Sineması’nda sahneye çıktı. Sahneye çıktığı ilk gün, mikrofonun olmadığı o dönemde, sesinin salonun en arka duvarından sekip dinleyicinin kulaklarına çarpması İstanbul musiki camiasında bomba etkisi yarattı. O dönem İstanbul’unda "Çocuk Deha" olarak anılmaya başlandı.
Dolmabahçe Sarayı’ndaki Gece ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Soyadı Hediyesi
Hamiyet’in ünü kısa sürede Ankara ve İstanbul’daki devlet ricalinin de kulağına gitti. Dönemin en büyük tescili, Mustafa Kemal Atatürk’ün huzuruna çıkmaktı. Genç Hamiyet, Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen bir musiki meclisine davet edildi. Gazeteci Esat Erçetingöz'ün de eski arşiv notlarında aktardığı gibi, o gece Selahattin Pınar’ın udu eşliğinde karcığar ve nihavend eserler okudu.
Atatürk, genç kızın sesindeki opera sanatçılarını kıskandıracak doğal vibratoyu ve tonlamayı duyunca hayran kaldı. Masadakilere dönerek, "Bu seste sadece musiki değil, koca bir ulusun gürlüğü var" dedi. Hamiyet’in asıl soyadı başkaydı; ancak o geceden sonra sesinin yüceliğine, perdesiz gücüne atıfla kendisine "Yüceses" soyadı bizzat işaret edildi ve tescillendi.

"Mikrofonsuz Dev"
Hamiyet Yüceses’i Safiye Ayla, Müzeyyen Senar ya da Perihan Altındağ Sözeri gibi dönemin diğer devlerinden ayıran en büyük teknik fark, anatomi uzmanlarını bile şaşırtan diyafram gücüydü. 1940'lı ve 50'li yıllarda İstanbul gazinolarında ses tesisatları yaygınlaşmaya başladığında, Hamiyet Hanım mikrofona karşı çıktı.
Dönemin ünlü mekânı Taşlık Gazinosu ve Maksim’de sahne alacağı zaman, gazino patronları ses sistemini kapatır veya kısmak zorunda kalırdı. Çünkü mikrofondan gelen yapay rezonans, onun doğal ve pürüzsüz akustik tonunu bozuyordu. Saf, yalın ve hiçbir teknolojik hileye başvurmadan binlerce kişiye sesini çıplak ulaştırabilen son büyük icracıydı.

14 Temmuz 1942: Atılay Denizaltısı ve Sesin Kederle Mühürlenişi
Hamiyet Yüceses’in hayatını "Atılay Faciası'ndan önce ve sonra" diye ikiye ayırmak gerekir. 1940 yılında büyük bir aşkla evlendiği eşi, Deniz Astsubay Başçavuş Fethi Yüceses, donanmanın göz bebeği olan Atılay Denizaltısı'nda görevliydi. 14 Temmuz 1942 günü, denizaltı Çanakkale Morto Koyu açıklarında bir mayına çarparak 80 mürettebatıyla sulara gömüldü.

Eşinin ölüm haberini aldığında İstanbul radyosunda yayına çıkmak üzere olan Hamiyet Hanım, günlerce sessizliğe gömüldü. Bu trajediden sonra onun sesindeki o parlak, neşeli tını gitti; yerine hıçkırıklı, göğüs tınısı ağır basan dramatik bir renk geldi.
"Makber" Riteli: Her Sahne Bir Cenaze Merasimiydi
Abdülhak Hamit Tarhan'ın ölen eşi için yazdığı, bestesi Hafız Burhan'a ait olan "Makber" (Her yer karanlık, pür-nûr o mevki...) eserini sahnede her okuduğunda, dinleyiciler onun şarkı söylemediğini, Çanakkale sularındaki eşine ağıt yaktığını bilirdi. Sahne ışıkları karartılır, Hamiyet Hanım dizlerinin üzerine çöker ve eseri gözyaşları içinde çıplak sesle feryat eder gibi okurdu. O yıllarda gazinolarda çıt çıkmaz, kadınlar ve erkekler hıçkırıklarını tutamazdı. "Makber", onun ömür boyu taşıyacağı yasın resmî marşı olmuştu.
Safiye Ayla rekabeti hep vardı...
Dönemin basın arşivleri incelendiğinde, Safiye Ayla ile Hamiyet Yüceses arasında entelektüel ve gizli bir rekabet olduğu görülür. Safiye Ayla saray üslubunu ve daha tiz, kıvrak nağmeleri temsil ederken; Hamiyet Yüceses halkın içindeki o gür, dertli ve teslimiyetçi ruhu temsil ediyordu.
Ancak Yüceses sadece dramatik eserlerin kadını değildi. Sururi Kardeşler ile iş birliği yaparak taş plaklara okuduğu neşeli kantolar, fantezi şarkılar ve köçekçelerle müziğin halka inmesini sağladı. "Bakmıyor Çeşm-i Siyah", "Yalancıdır Hep Aynalar" gibi eserleri onun sesiyle milyonların evine taş plaklarla girdi.
Hayatının son dönemlerini büyük bir inziva ve asalet içinde geçiren Hamiyet Yüceses, 10 Temmuz 1996’da, eşinin koynuna gittiği denizlerin kıyısında, Antalya'da aramızdan ayrıldı.

Bugün 110. yaş dönümünde, dijital efektlerin, detone düzelticilerin ve yapay zekâ seslerinin dünyasında; Hamiyet Yüceses’in insan ciğerinden, yaşanmış acılardan ve saf yetenekten süzülen o mikrofonsuz, çıplak sesi, Türk musiki tarihinin erişilmez zirvesi olarak manşetlerdeki yerini koruyor.




