İzmir, diğer kentlere göre suyu en pahalı kullanan şehirler arasında ilk sıralarda geliyor.
Bu durumun en önemli nedenleri arasında, kentin su ihtiyacının önemli bölümünün yer altı kaynaklarından karşılanması ve pek çoğu ileri biyolojik arıtma yapabilen arıtma tesislerinin enerji giderleri geliyor.
Ancak, su faturalarına bindirilen haksız, ölçüsüz, akıl ve mantık sınırlarını zorlayan ek maliyetler, İzmirliler’i adeta canından bezdiriyor.
“Siyasi eleştiri yapıyorsun gastacı, kimmiş o vatandaş?” diyen ileri zekâlılara cevabımı hemen vereyim:
Ben!

// 1 TÜKET, 21 ÖDE!
İzmir’in Konak ilçesinde, Alsancak Mahallesi’nde bulunan ofisime gelen İZSU faturasını sayfamızın süsü (!) olarak okurlarıma sunuyor, iz’an sahibi tüm yerel yönetim seçilmişlerini açıklamaya davet ediyorum.
Dünyanın hangi ülkesinde, bir ay içerisinde sadece 2 metreküp su tüketilen, atık su bedeli ve KDV ile birlikte 134,47 TL fatura ödemesi gereken bir iş yerine 2 bin 924 TL fatura tahakkuk ettirilir?
Bunun adı soygun düzeni değil de nedir?
Alsancak gibi işyerlerinin yoğun olduğu, kentin en merkezi yerinde çöp toplamayı dahi beceremeyen Konak Belediyesi’ne, bendeniz bu ay 2 bin 690 TL katı atık toplama bedeli ödedim.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ödediğimiz 99,69 TL katı atık bertaraf bedeli ile faturamız neredeyse 3 bin TL’ye dayanıyor.
Yani 1 tüket, 21 öde!
Bu kadar yüksek fatura ödüyoruz da katı atıklarımız adam akıllı toplanıyor mu?
Hayır!
Sokaklarımızın temizliği, düzeni olması gerektiği mi?
Hayır!
Konak Belediyesi, sorumluluğu kapsamında bulunan işleri layıkıyla yapıyor mu?
Hayır!
Pekâlâ ne yapıyor?
Mutemetlik.
Yani?
İşçisine maaş ödeyebilmeyi başarı olarak anlatıyor.
Hıncını da küçük esnaftan çıkarıyor.
30 yılı aşkın süredir bu kentte gazetecilik yapıyor, siyaseti gözlemliyorum.
Hiçbir siyasi partiye aidiyeti, hatta sempatisi bile olmayan bir yurttaş olarak gönül rahatlığı ile kaydetmem gereken gerçek şu:
İzmir’in ilçe belediyeleri hiç bu kadar ehliyetten yoksun kadrolar tarafından yönetilmemişti.
En azından çalışkanlığına saygıda kusur etmediğimiz CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 2024 yerel seçimleri öncesinde on güne yakın İzmir’de kalarak bizzat belirledi 30 ilçe belediye başkanını.
İsimleri belirlerken yapay zekadan yardım aldığını da ifade etti.
Doğal zekâya güvenmeyen, doğru dürüst araştırmadan kazı kazan usulü belediye başkanı belirleyen Sayın Özel, yaptığı seçimlerin doğru olduğuna hâlâ inanıyor mu bilemiyorum.
Ama bildiğim ve sokaklarda tanık olduğum şu:
1999’dan bugüne CHP’ye oy veren İzmirliler illallah diyerek yaka silkme aşamasına gelmiş durumdalar.
// İNTEGRAL’İN SONUÇLARI
Uzağa gitmeye gerek yok. Sevgili meslektaşım Ümit Yaldız’ın Genel Müdürü olduğu İntegral Araştırma şirketinin, yıllardır İzmir’de yaptığı anketlerin sonucu, bu görüşümüzü fazlasıyla doğruluyor.
Yıllara sâri olarak yapılan bu anketlerin geçmişten bugüne ne anlattığını, CHP yöneticilerinin çok iyi değerlendirmesi gerekiyor.
Hayatında doğru dürüst bir belediye meclisi bile izlememiş; mevzuat nedir, emsal nedir, imar nedir, plan nedir, kamu ihalesi nedir, toplu sözleşme nedir bilmeyen insanları hak etmedikleri koltuklara oturtursanız, ceremesini size oy verenler çeker.
Bu durumda…
“İçişleri Bakanı olmadan önce bir güvenlik makalesi bile okumamıştım” diyen siyasetçilere yaptığınız haklı liyakat eleştirisi de anlamsızca havada asılı kalır.
Bizden yazması…
+++++

MEMLEKETTE HUKUK YOK
AMA AVUKAT ÇOK!
Yapılan tüm araştırma ve anketler, Türk halkının en dikkat çekici tedirginliğinin hukuka olan güvensizlik olduğunu ortaya koyuyor.
AKP’nin 24 yıllık iktidarının sonunda gelip dayandığımız nokta bu.
Yüzde yüz haklı olduğunuzu bildiğiniz basit bir dava sürecinin bile lehinize sonuçlanmama ihtimali hepimizi kara kara düşündürüyor.
Mahkeme salonlarında koca koca harflerle yazılı olan “Adalet Mülkün (devletin) Temelidir” cümlesi, gerçek yaşamda pek bir şey ifade etmiyor.
Çünkü hukuk önce yasa metinlerinde değil, vicdanlarda şekilleniyor.
Gazeteciler, bilim insanları, aydınlar, siyasetçiler, sokakta mikrofona konuşan vatandaşlar; sabahın kör saatlerinde yataklarından alınarak aylarca tutuklu kalabiliyor.
Suçlarının ne olduğunu bile bilmeden…
// 200 BİN AVUKAT VAR
Üzerinde “Adalet Sarayı” yazan koca koca binalarda adalet aranır çoğu kez.
Türkiye’nin düştüğü bir başka tuhaf çelişki, bunca hukuksuzluğa rağmen ülkedeki hukuk fakültelerinden her yıl binlerce hukukçunun mezun olması…
Toplum Çalışmaları Enstitüsü tarafından yayımlanan “Hukuk Fakülteleri Raporu” necip basınımızın sayfalarında yer almasa da, Dokuz Eylül Gazetesi aracılığı ile kayıtlara geçsin istedim.
Şu rakamlara bakar mısınız:
Türkiye’de an itibarıyla 50’si devlet 39’u ise vakıf üniversitelerinde olmak üzere toplam 89 Hukuk Fakültesi bulunuyor. Bu fakültelerin 67’si, son 25 yılda açılmış.
Çok değll, 2013 yılında 55 bin olan öğrenci sayısı bu yıl 75 bin seviyesinde.
Bu kadar çok mezunun hepsi hakim ya da savcı olamayacağına göre, elbette avukat sayısında patlama yaşanıyor. Türkiye’de 1998 yılında 36 bin olan avukat sayısı, bugün 200 bine ulaşmış durumda. 26 yılda beş kattan fazla artış yaşanmış. Avukat başına düşen nüfus ise son 15 yılda bin 95 kişiden 430’a gerileyerek Avrupa ortalamasının altına inmiş.
Mahkeme salonları büyüyor, adalet sarayları devleşiyor, adliye koridorlarında 200 bin avukat ekmeğinin peşinde koşuyor.
Vatandaş ise Diyojen gibi gündüz vakti elinde fenerle gezinerek “hukuk arıyorum” diyor.
Mahkeme binalarını süsleyen ve gözleri bağlı olması gereken adalet perisi ise fıldır fıldır sağına soluna bakıyor.
Ve elbette elindeki adalet terazisi çoğu kez yanlış tartıyor…
+++++

6.5 MİLYON “NİNE” ARIYORUZ!
Türkiye’deki ekonomi gazetecilerinin haber başlıkları arasında en fazla yer işgal eden cümle, “Genç ve dinamik nüfusumuzla dünyaya meydan okuyoruz” olur.
Bu cümle çoğu kez gerçek hayatta karşılık bulmayan, içi boş lakırdıdan gayrı anlam taşımaz.
Bulmadığı gibi, nitelikli ve katma değeri yüksek üretimin, ancak eğitimli ve donanımlı işgücü ile elde edilebileceği çoğu kez göz ardı edilir.
Sözgelimi hemen hemen aynı nüfusa sahip olduğumuz ve kişi başına milli geliri bizden dört kat fazla olan Almanya’da işgücüne katılan kişi sayısı 44 milyon iken, genç nüfusu ile şişinen Türkiye’de bu sayı 30 milyonu ancak bulur.
// 100 GENCİN 29’U NİNE
Ve ekonomi çevrelerinde “NİNE” olarak tanımlanan, ne istihdamda ne eğitimde kaydı bulunmayan 15-34 yaş arasındaki 6 buçuk milyon gencimiz.
Çalışma çağındaki genç nüfus, işgücü istatistiklerinde 15-34 yaş grubu olarak kabul ediliyor. Türkiye’de bu yaş grubunda 24,1 milyon insan bulunuyor. Bunun 6,5 milyonu ne eğitimine devam ediyor, ne de istihdam süreçlerinde yer alıyor. Yani 15-34 yaş grubundaki her 100 gencin 29’u NİNE konumunda.
// SERSERİ MAYIN GİBİLER
Ana baba parası ile adeta serseri mayın gibi boşta gezen bu gençler, adeta toplumsal bir fay hattını oluşturuyor. TÜİK verileri, 24 yaşından küçük üniversite mezunlarının üçte bire yakınına karşılık gelen yüzde 30’unun işsiz olduğunu gösteriyor. Bu gençler 15-20 sene sonra toplumun adeta nereye koyacağını bilemeyeceği bir sorun yumağı olarak karşımıza çıkacak.
Hayatını düzene koyamamış, evlenememiş, başını sokacak bir ev alamamış, düzenli bir geliri olmadığı gibi emekliliği hayal bile edemeyen, olasılıkla çağdaş dünyanın gerektirdiği eğitim ve donanıma sahip olmayan, hayalsiz ve hedefsiz milyonlarca insan.
Üzerinde şimdiden düşünülmesi gereken bir toplumsal sorunun temellerini daha bugünden atıyoruz ve farkında değiliz…