Uzun yıllar emek verdiğim Köy Tiyatrosu mesaisine son verip, Ulucak’a taşındım. Elbette bu tümden bir kopuş değildir, başta tiyatrosu olmak üzere, o kadim köye dair izlenimlerimi, düşüncelerimi ve beklentilerimi sık sık okuyacaksınız. Söylemesi kolay, araya giren kesintilerle su içinde 25 yıllık bir serüvenden söz ediyorum. Ötesi tarihin, coğrafyanın ve insanın değerlendirmesine kalsın.
Eski adı Nif olan Kemalpaşa’nın, düne kadar köyü iken bugün mahallesine dönüştürülen Ulucak, Bornova’dan doğusunda, beton fabrikalarının kemirdiği dağların ardında, kente bilemedin yirmi dakika uzaklıktadır. Unutmadan belirteyim ki, köylerin nasıl bir saçmalıkla mahallelere dönüştürüldüğünü, bu gafletin nelere mal olduğunu ve olacağını zaman zaman anlatırım, anlatmaktan vaz geçmeyeceğim. Bir tümceye sığan bu göndermelerin hepsine ve dahasına birer birer döneceğiz.
****
Sessizce izlemekten ve “ata tohumu, organik tarım, eko kültür” demekten, önlük giydirilmiş üç beş abla önünde “kadın devrimi” palavraları atmaktan sıkılmayan, tayyör ya da takım elbise üstüne yağdanlık bağlamakla “Tarhana Osman” kesilen aymazlar başta olmak üzere, bu suç ortaklığını elbette ve katkılarınızla birlikte teşhir edeceğiz. Ne diyorduk?
Ulucak’a otobandan değil de, Belkahve üstünden gelirseniz, fabrikaları geçtikten sonra başlayan rampa sizi bir iki dönemeç sonra “Rakım:260” tepeye ve orada elini gözlerine siper ederek İzmir’e bakan devasa Atatürk anıtına ulaştıracaktır. Gerekçesini bilenlerin her gördüğünde yüreğini titreten ve ışıklar içinde uyusun Prof. Dr. Tankut Öktem hocamızın yapıtı olan bu müthiş heykelin ve orada bulunmasının elbette bir öyküsü vardır.
Bu öykü, 15 Mayıs 1919’da işgal edilmesiyle Kurtuluş Savaşımızı başlatan, 9 Eylül 1922’de kurtuluşuyla özgürlüğümüzün, bağımsızlığımızın, çağdaş, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kapılarını açan İzmir’in öyküsüdür.
****
Kurtuluş Savaşımız, dünyanın en haklı, en onurlu halk ayaklanmalarından, Hasan İzzetin Dinamo’nun 8 ciltlik devasa anlatısının adıyla “Kutsal İsyan”larından, nihayet taçları ve tahtları tarihe gönderip, emperyalizm ile uşaklarının canına okuyan halk ihtilallerinden biridir. Bu mucize, “Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” buyruğuyla ve bugün hala çözülemeyen bir hırs ve hızla, İzmir’de son bulmuştur. Yeryüzünün görüp göreceği en büyük askeri dehalarının başında gelen o günün Başkomutan Mustafa Kemal Paşası, sonranın ve tüm zamanların Cumhurbaşkanı ve Başöğretmeni Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, 9 Eylül 1922’de Salihli’den hareket ederek Nif üstünden Belkahve’ye ulaşmış, başta Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa olmak üzere, yoldaşlarıyla İzmir’i seyretmiştir. İzmir’e 10 Eylül’de gelecek olan Gazi, o geceyi Nif’te geçirmiştir. Bu öylesine büyük onurdur ki, değer bilir yurttaşları “Nif”i coğrafyaya emanet edip, asla değişmeyecek biçimde adını kesinleştirmiştir: “Kemalpaşa”.
Tarih boyunca, İzmir ile Anadolu arasındaki en önemli geçiş noktasını oluşturan, çete ve eşkıyalara karşı gözetleme kuleleriyle korunan Belkahve, böylece tarihsel bir kimlik de kazanmıştır. Büyük ziyaretçisinin çeşmesinden su içip yüzünü yıkadığı, yorgunluğunu bir fincan kahveyle giderdiği Belkahve, o günden sonra sıradan bir yer olmaktan çıkmıştır. Bu nedenledir ki, İzmşie-Kemalpaşa yol düzenlenmesi sırasında elden ve gözden geçirilmiş, 1946’da kamulaştırma çalışmalarından sonra “tarihsel alan” olarak tescil edilir. Kahvehane 1950’de “Belkahve Atatürk Anıtı” olarak düzenlenecek, 1991’de Atatürk Heykeli kentin ve memleketin belleğine armağan edilecektir. Bugün bölge, çeşme ve heykelin yanında, tören alanıyla, Ata Anı Evi olarak adlandırılan eklentileri ve kameriyesiyle, geçmişten geleceğe uzanan hatır ve hatıranın saygı duruşudur. Bütün bunlar, başta İzmir Valiliği olmak üzere, birçok değerli katkının ve imecenin sonunda gerçekleşmiştir, Bornova belediyemiz tarafından yaşatılmaktadır. Bugün Cumhuriyet Meydanındaki Atatürk Anıtının taban bölümündeki kabartmalara dikkatle bakarsanız, ilk bölümlerde Belkahve’ye dair ayrıntıları da görürsünüz.
Diyeceksiniz ki, bütün bunları neden anlatıyorsun? Haklısınız, Ulucak-Evka 3 arasındaki belediye otobüsüne binmeseydim, oradan geçerken araç içi anonstan “Belkahve Çay Bahçesi” uyarısını işitmeseydim, kim bilir ne zaman yazardım. Ama yazmak şimdi acil bir göreve dönüşmüştür. Giriş yaptık, gerekçesini anlatmak da haftaya kalsın.