Dayatılan gündemden de, iki günde unutulan maddelerinden de, bunların parçası haline dönüştürülmemizden de çok sıkıldığımı ve kendi gündemimizin peşine düşmemiz gereğini yazmıştım. Bunun gerekçelerini konuşmak ve akıntının önünde sürüklenen yapraklara dönmenin nafileliğini teşhir etmemiz gerekiyor.

“Tüketim toplumu” dediğimiz şey, aslında ve yalnızca raflara saldıran, habire model yükselten, doğal ya da emek ürünü kaynakları silip süpüren insan yığını değildir. Asıl tüketim, düşünceyi, algıyı, tutumu, bireysel ve toplumsal refleksleri aşındırmak, mahvetmek, bireyi ve toplumu sürüleştirmek, kimliksiz ve kişiliksiz bırakmak nihayet köleleştirmektir. Bu başarıldığı zaman, toplum artık şoklara alışmış demektir. Çünkü artık paralize olmuştur, hiçbir şeye şaşırmaz ve daha fecisi doğal, makul, elzem sayar. Sorunların çözümü ve o çözüm için üstüne düşen hak, yetki ve sorumluluğu düşünmez. Bunların anımsatılmasından rahatsız olur. Tepedekiler nasıl düşmansız, şiddetsiz, kavgasız yapamazsa, toplum da gündemsiz yapamaz. Antik Roma’nın arenada gladyatör seyircisi gibi, sürekli kan, ceset, kıyım görmek ister. Bir önceki insan ya da hayvan, mızraklanan, biçilen ya da parçalanan canlının kanı kurumadan, yeni kurbanlar ortaya sürülmelidir. Bu teşbihin günümüzdeki gerçeği şudur: her gün yeni bir dosya, patlayan yeni bir irin, bir öncekine rahmet okutacak bambaşka bir skandal ya da düzenin pespayelik eseri yeni kıyım, cinayet, kaza, patlama… Bu artık karşılıklı bir al gülüm ver gülüm kabul senfonisidir. İktidar sahibi açısından koltukta oturmanın ve korumanın en önemli koşulu ve başarı ölçütü, gündem yaratmak ya da belirlemektir. Hele muhalefetim diye geçineni de, o gündemin peşinde savrulmayı ya da laf yetiştirmeyi “muhalefet yapmak” olarak kabul etmişse, değmeyin keyiflerine!

****

Basın ya da medyada çok satmanın, çok izlenmenin, reklam pastasından dilim kapmanın biricik rolünün, her gün yeni bir manşet/gündem pazarlamak olduğunu keşfetmiştir. Hele yerel ya da merkezi iktidarın bülteni olmayı kabul etmişse, üç kuruşa çalıştırdığı emekçilerini kapı önüne koymaktan utanmaz. Çünkü kuyruğuna takıldığı merkezlerden gelen “kes-yapıştır” haberleri montajlamak için, iki lafı bir klavyede buluşturmaktan aciz birkaç tiple, nasılsa işler yürümektedir. Nasılsa ertesi gün, “Elli gazete tek manşetle nasıl çıkabiliyor?” diye soracak bir Allah’ın kulu olmayacaktır. Kimselerin okumadığı türlü çeşitli ve gazete olarak tanımlamanın “gerçek” gazete ve gazetecilere hakaret sayılacağı kağıt tomarlarının, neden özel kalem kapıları ardında sıradağlar gibi yükseldiğini nasılsa kimse sormayacaktır.

Hal böyle olunca, mesela bir zamanlar Uğur Mumcu’ların, Nadir Nadi’lerin, Abdi İpekçi’lerin ve nicesinin köşelerinde, bugün o saçma sapan yazıların, insanın yüzünü kızartan herzelerin, Türkçeden nasibi yok hazan ağlar sayfalarda meali işgalcilerin dolaştığını kimse merak etmez. Merak edilmeyen aslında şudur; “Biz ne zaman fikr-i takip ustalarından, bu fikr-i sabit yalamalara geçtik?”

****

İşte bunun yanıtı da, peşine düştüğümüz gündem meselesinin uzantılarından yalnızca biridir. “Fikr-i takip” olmak, Gazi’nin sözleriyle “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kalemler ister. Bugün o köşeleri saçma sapan ve otuz saniyede unutulan tuhaflıklarla dolduranlar ile dönüp dönüp her meselede okuduğumuz ve raflara sığmayan kitaplarıyla Uğur Mumcu arasındaki farkın adıdır “fikr-i takip”. O tiplerle adını aynı tümce içinde kullandığım için Uğur Mumcu ağabey beni bağışlasın.

İşte “fikr-i takip” erdeminden, donanımından, sorumluluğundan el birliğiyle uzaklaştığımız, uzaklaştırıldığımız için, söz gelimi o çocuklar niye yuvalarda yandı, o fabrika niye patladı, kamunun-kentin malları kamudan alınıyor diye ayağa niye kalktık, meselenin sonucu ne oldu, sırada başkaları var mı gibisinden sorular gereksizdir, teferruattır. Soran olursa da, alacağı yanıt en hafifinden şu olacaktır: “Başka işin yok mu?” Böyle bir atmosferde inanın ulusal günlerimizi, gidenlerimizi anmamız, kutlamamız ya da selamlamamız bile mucizedir.

Sözü uzattım, derdimi anlatabilmeyi umut ediyorum. Bu köşede dilimiz yettiğince, aklımız erdiğince, yüreğimizin ve duyarlığımızın desteğiyle, gerçek gündemimiz ne olmalı, neleri nasıl konuşmalıyız ve ne yapmalıyız üstüne konuşacağız. Önümüzdeki haftanın gündemini şimdiden söyleyeyim: Belkahve – ATA ANI EVİ.