Lucescu öldü; “köpekler istedi diye atlar ölmez”. Böylesine şahane bir futbol bilgesi, elbette ilk kez ondan işittiğimiz bu özlü sözü ederken, ne köpekleri aşağılıyor ne atları sultanlaştırıyordu. O yalnızca, La Fontaine üslubunca insana sesleniyordu: kötücüllere uyup iyilerin ölmesine, öldürülmesine, ipsiz sapsız hergelelere kurban edilmesine, harcanmasına izin vermeyin!
Ah ki, Prof. Dr. Yalçın Küçük öldü. İzninizle, hocaya tek başına bir köşe ayıracağım haftaya. Şimdilik derin bir iç geçirelim ve giderek çölleşen bu iklimde, onsuz ne yapacağımızı düşünelim.
Bu yazıyı Nisan’ın 8’ini 9’una bağlayan gece, günün tüm yorgunluğuyla yazıyorum. Çünkü gün koşuşturmalarının ardından, çağrıya icabet gereği, saatlerce “Meslek Fabrikası”nın karşısındaki alanda, mitingdeydim.
Son iki haftanın yazıları “İzmir’in hakkı İzmir’e” ortak başlığı taşıyordu ve meramını Meslek Fabrikası sorunu üstünden anlatmaya çalışıyordu. Yinelemeye düşmemeye, lafı dolandırmamaya çalışarak, izlenimlerimi ve düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım.
****
Alsancak Garı’ndan miting alanına yürüyerek gittim. Limanın yanındaki Malzeme Ofisi silolarından Salhane’ye uzanan o coğrafya, arkadaşınızın yaşamını belirlemiştir. Altı yaşında Çınarlı’ya ve Halkapınar’a merhaba demiş, niyeyse adı sonradan “Mersinli”ye çevrilmiş olan Yeni İzmir İlkokulu’nda, Çamdibi’nde Sıdıka Rodop Ortaokulunda okumuş, Çanakkale-Gökçeada Öğretmen Okulu parasız yatılı yıllarından sonra Alsancak Stadı yanındaki (önce EÜ’ye bağlıyken, sonra DEÜ’ye geçen) Güzel Sanatlar Fakültesinde üniversiteye adım atmıştır. Bütün bunları, “Çınarlı Mersinli – Bir Çocukluğun Coğrafyası” adlı kitabımda anlattım. Tümceye neden Malzeme Ofisi’ni anarak başladığımı merak edenler olabilir. Işıklarda uyusun babaannem Kübra Hanımla, Çınarlı’dan ofise yürüyerek gelir, sıraya girip “tenzilatlı” pirinç, fasulye alır, evimize dönerdik. Bugün oradan her geçişimde, “gözümde canlanır koskoca mazi” de, onun için söze ofisle başladım efendim. Bu kadar yeter, konumuza dönelim.
****
Sözünü ettiğim güzergâh, siyasal, toplumsal, kültürel, emek ve sınıfsal tarih açısından müthiş bir hafıza barındırır. Hele ki bir yaşanmışlığa, o hafızaya dair bilgi, birilim ve duruşa sahipseniz, bu kentin neden çok önemli ve değerli olduğunu, bir kere daha iliklerinize kadar hissedersiniz. Alsancak Stadı, Tariş, Sümerbank, Elektrik Fabrikası, Ege Mahallesi, Havagazı Fabrikası, Halkapınar Şehitliği. Benim yaptığımca, yolunuzu arka sokaklara düşürürseniz, binlerce hikâyesiyle bekleşen ve şimdi birer harabeden ibaret evleri, dükkân ve mağaza kalıntılarını görür, caddedeki cafcaflı eğlence mekânları, lüks araba galerileri, az ilerde göğe uzanan devasa kuleler ile oluşturdukları çelişkiyi anlamaya çalışırsınız. Ama dediğim gibi bunlara dair bir duruşunuz yoksa bir an önce oralardan geçip gitmeyi düşünürsünüz. Çünkü oraları, en azından gün battıktan sonra geçmeye cesaret ister yerlere dönüşür.
Eski adıyla Un Fabrikası, yeni adıyla Meslek Fabrikası. Unutulmuş öyküleriyle 9 Eylül 1922’de kurtuluş savaşçılarına kurulan tuzağın ve toprağa düşen dört şehidin tanığı. 12 Eylül faşizminin astığı son iki devrimcinin kalemlerinin kırıldığı, nice hukuksuzluğa karşı insan haklarının sesinin yankılandığı DGM binası. Bütün bunlara eklenen TEK idare mekânlığı.
****
Bugün o “hafıza anıtı” için neden çaba gösterildiğini anlamanız, ancak işte böylesi bir bilgiye, birikime, saygıya, duruşa ve aidiyete sahip olmanızla mümkündür. Bunlar olmadığı zaman, yaklaşımınızı “Kiraya versek, en az 5 milyon getirir” meali tümcelerden öteye taşıyamazsınız.
Köşe bitiyor, anlatılacaklar bitmiyor. Haftalar çuvala girmedi ya, önümüzdeki yazı sürdürürüz. Şimdilik virgülü şöyle atalım: “tarihsel yapının kamusal yarar için kullanılması” ilkesini, mesleki eğitim adına yerine getiren ve alkışlanacak başarılar kazanan o binalar özelinde yaşananlar, birçok dersi ve ibreti ve uyarıyı içeriyor. Gereğini yapalım ki, “Ben ne olacağım?” diyerek bekleşen nice hafıza anıtı, aynı şeyleri yaşamasın. İzlenimler ve öneriler haftaya.