Aklı, ahlakı, mantığı, izanı ve insafı alt üst eden günlerden geçiyoruz. Çıplak beden yalın ayak aç karın yürüdüler, engelin bin türünü yaşadılar, yemedikleri gaz, tatmadıkları itiş kakış kalmadı. Öncelikle yandaşlar ile matbuatı, günlerce bu hak arayışını görmedi. Ama nasıl bir algı mühendisliği, nasıl bir zamanlama taktiğidir ki, 1 Mayıs’a 48 saat kala sorun çözülüverdi, para muslukları açıldı, eylem sonlandırıldı, evli evine köylü köyüne gitti ve adına “emeğin zaferi” dendi. Muhalefet her rengiyle ve hayretlere boğacak biçimde, bu sonucu “emek/sınıf zaferi” ilan etti, iyi mi! Tarihte egemen sınıfın hükümeti tarafından, emekçi sınıfa bağışlanan ve bağışlanacak bir “zafer” olmadığını unutacak kadar, kendinden geçti. Nasıl, şahane değil mi? Bunun adı, sendikasından sandukasına, partisinden derneğine muhalefetin sefaleti değilse nedir, biri bize anlatsın!

İktidar, elbette sudan kütük toplama ustalığını burada da gösterdi ve yine tarihsel görevine uygun olarak, eliyle yarattığı destekçisi ve ortağı sermayeye “Bas bas parayı emeğe, göbek atarak gidelim seçime” direktifi verdi. Böylelikle mesela DİSK’in (Ah neredesiniz, Kemal Türkler, Abdullah Baştürk, Kemal Nebioğlu ve nicesi?) bir türlü duruş gösteremeyip, “Bağımsız” (!) sendika ile işveren yerine geçen, rol kapan iktidar sayesinde, bir “emekçi sorununun” zaman ayarlı biçimde çözülmesi, kısa bir sınıf fıkrası olarak tarihe geçti.

****

Bu fıkranın coğrafyası, “emek mücadelesi”ni paraya pula, ihsan ve sadakaya, icazet ve biate indirgeyenlerin ve onlara inananların, duruma boyun eğenlerin ve bu duruma iki çift laf birkaç duruş gösteremeyenlerin memleketi olan ülkemizdi. Başta değerli Arzu Çerkezoğlu ile tanışmaktan ve omuz omuza olmaktan onur duyduğumuz dostlarımız ve yoldaşlarımız bizi bağışlasın ama sanırım bir temize çekme işleminden geçeceksek, “Bizim adımızın önünde neden DEVRİMCİ belirlemesi var?” sorusundan başlamamız gerekecektir. Elbette bu iş yalnızca, bin dertle uğraşan, örgütlenme kanalları akıl almaz taktiklerle tıkanan DİSK ve benzeri örgütlerin sorunu değildir. Parti programlarında bu işlere dair iri harflerle dolu sayısız sayfa olanlardan, ağızlarını her açtığında literatür senfonisi yazan müsamere güllerine, akademik yapı iddiasında olanlardan sanat adına çağrı yapmaktan ve lakin söylediğiyle ettiği kördüğüme dönmüş duayenlerine, bu bataklığa su taşıyıp zemzem dökenlerin artık teşhir ve mahkum edilmesi gerekir.

Bin kere söyleyip yazdık, bir de 1 Mayıs 2026 vesilesiyle söyleyelim; 12 Eylül ve liboş peydahlaması “Sivil Toplum Teşkilatı” saçmalığından kurtulup, üstünden tanklar, gerici postallar, döneklikler geçen DEMOKRATİK KİTLE ÖRGÜTÜ algısına, yapısına, duruşuna ve eylemliliğine yeniden kavuşmadıkça… Esası hep gözden ve elden kaçıracak, kaçırılmasına yardım ve yataklık yapacaksınız.

Bu perişanlık sayesinde var olanlar ve varlığını koruma peşine düşenler, şahane bir koalisyon olarak kendi gündemlerini dayatmaktadırlar. Bunlar her kayıkçı kavgasından, ayda ceman 500 bin cukka ve ertesi gün birbirlerine temennalarla ile çıkmaktadırlar. “Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir” öyle mi? Heyt bre, tutarlılık, ilkesellik dediğin böyle olur, gerisini merak etme! Zira “Benim memurum işini bilir” öyle mi?

Siyasetten basına, spordan bilime, eğitimden sağlığa, merkezi iktidarından yerel yönetimine, hayatın her alanında bu tiplerin dayattığı gündemde boğuşalım isteniyor. Onun gericiliği yobazlığı, bunun yolsuzluğu densizliği, şunun uyduruk tarih dayatması, bunun spor perişanlığı, ötekinin vasatlığı, berikinin cıvıklığı. Sağdan soldan bu tiplerin, hayatımıza yapışıp tebelleş olması. E yeter!

****

Yaşayacağımız bir ömür, bir gezegen, bir ülke var ve bunlara tahammül etmekle mi gelip geçecek? Bu tipler yüzünden, ancak bir kere yaşayacağımız hayat, çile, kan, korku, savaş, gözyaşı, yoksulluk ve yoksunluk içinde tükenecek, öyle mi? Çocuklarımızın geleceğini düşünmekten, uykuyu, güzel düşleri, şarkıları, türküleri unutacağız öyle mi?

Bütün bunların yanıtını verecek olan yalnızca biziz. Kalbimiz temiz, beynimiz berrak, düşlerimiz pırıl pırılsa… Gündemleri onların olsun, Mayıslar bizimdir. Bize 1 MAYIS algımız, ruhumuz, namusumuz, bilincimiz, umudumuz yeter. Özetiyse, yalnız memleketimiz için değil, sevgili yeryüzü ve yoldaşımız tüm insanlar içindir: “No Pasaran!”

Bizim gündemimiz, işte tam da budur. Su akar, yolunu mutlaka bulur, bir gün mutlaka!