Geçen haftaki yazımda, o mekânların “un fabrikası” olarak geçiştirilemeyeceğini, kent tarihi ile ülke demokrasisi ve hukuku adına da tarihsel öneme sahip olduğunu söylemiş ve sözü; “kent hafızası” diye bir kavram olduğunu ve hepimize sorumluluk yüklediğini unutamayız” diyerek bitirmiştim. Hafta içinde Birol Soylu’nun “10. Köy” ile İlkay Kıyak’ın Ege Telgraf TV’deki “Hayatın İçinden” programlarına konuk oldum ve aynı konuya değindim. YouTube’da kolaylıkla bulup izleyebilirsiniz.

Kültürpark Platformu’nun İzmir Kent Konseyi salonunda düzenlediği, ana konusu “Basmane Çukuru” olan, kentten de bağlamından da koparılmaya çalışılan öteki mekânlara da uzanan bir panele katıldım. Meseleyi ısrarla takip edenlerden değerli Engin Önen de konuşmacılardan biriydi. Hem toplantı izlenimlerini, hem de Büyükşehir Belediye Başkanı Tugay’la yaptıkları konuşmayı Egede Sonsöz’deki köşesinde yazdı, okumalısınız.

****

Baro Başkanımızın, oda temsilcilerinin, platform üyelerinin, çoğu “Eski Tüfek” duyarlı insanların oluşturduğu bir topluluk önünde, 5 belediyede 20 yılı aşan yerel yönetim deneyimi ve İzmir aşkına rağmen bir konuşma yapmak kolay değildi. Haddim olmayarak söz< istedim ve şunları anımsatmaya çalıştım:

12 Eylül sonrasında, liboşizm destekli iki sapma, algı-yorum-tutum diyalektiğini hedef almış ve mahvetmiştir. Bunlardan birincisi, sorunların birbirinden ayrıştırılması, kristalize edilmesi, birbirinden uzaklaştırılmasıdır. Zaten yoksulluk ve yoksunluk girdabında kendi derdine düşmüşler coğrafyasında, bir de herkesin kendi alanında sıkışması, sorunlara ve çözümlere bütüncül yaklaşımı, moda deyimle “geniş fotoğrafı” görme ve algılama yeteneğini törpülemiştir. Örneğin hayvan hakları savunucularının engelli sorunlarıyla; engelli sorunlarıyla uğraşanların iklim ve çevre sorunlarıyla ilgi ve ilişkileri kalmamıştır.

****

Kendi ilgi alanımıza dair sorunlar çözülse, dünya kurtulacakmış gibi düşünmek, işte bu sapmanın sonucudur. Büyük ve iddialı genellemeler yaptığım düşünülebilir. Bunun en güzel yanıtı, sokağa çıkmak ve örneğin 10 hemşerimizden kaçının “Un Fabrikası”nın, “Eski DGM”nin ya da “Meslek Fabrikası”nın yerini söyleyebileceğidir. Atalar demek ki boşuna söylememiş: “gemisini kurtaran kaptan.” Bir de “bana dokunmayan yılan…” ruhsuzluğu vardı, değil mi? “Düşünen kafaya sinekler üşüşür, büyüklerimiz elbet bizden iyi düşünür” meselesine gelince… Gelmeyelim, tepemiz atar, mevzu rayından çıkar.

Sapmaların ikincisi ise bu sorunları doğru okuma, doğru ve etkili tepki verme, inisiyatif üstlenme ve eylem geliştirme amacıyla donatılmış, “demokratik kitle örgütü” algısının, söylemde hoş-içerik ve işlevde boş “sivil toplum teşkilatı”na dönüştürülmesidir. Ülke demokrasisinin geçirdiği süreç ve günümüzdeki hali ile söz konusu “teşkilatların” kamusal yaptırım gücünün oranlanması, ne demek istediğimizi kolaylıkla kanıtlar. Her birinin başında en az 30 yıl oturan ve koltuklarını en azından meclis üyeliğine ya da vekilliğe zıplama rampası olarak görenlerin idaresindeki sivil toplum şeyleri ile “dernek”, “sendika”, “örgüt” sözcüklerinden bile korkutulan ahaliden oluşan manzarada, elbette “demokratik kitle örgütü”nden bahsedilemez. Yeri geldiğinde “Vakıf” meselesine de genişçe değineceğiz.

****

Dünyada bugün de örnekleri vardır; bir hanedan ailesinin, darbe peydahlaması bir cuntanın, oligarşik bir yapının ya da feodal-dinsel seçkinlerin egemenliğinde yaşayan ahalinin, kendi içinde toplaşarak “kamusal nefes alanı” oluşturmasına izin verilmesi, egemenin bağışıdır. Kuşkusuz en önemli ve öncelikli amacı, her alanın olduğu gibi bu alanın da denetiminin ve iptalinin fazla zahmet gerektirmemesidir. Çağdaş, demokratik, bağımsız, kendi değerleriyle evrensel insanlık değerlerini buluşturmuş ve yaşama biçimine dönüştürmüş memleketlerde bunlar söz konusu değildir. Onların sistemleri, çağdaş, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak tanımlanır. Kentleri de bu anlayışla yönetilir ve en önemlisi de “yerel yönetim” kavramı, anlayışı ve işlevi çok gelişmiştir. Onların bildikleri, bizim bir türlü öğrenemediklerimizdir.

Bir kentin en büyük demokratik kitle örgütü, yerel yönetimleridir. Birinci görevleri, olup bitenleri en baştan ve her aşamasında hemşerilerle paylaşmak, kente dair aidiyetler oluşturmak, her hemşeriyi “belediye başkanı hak, yetki ve sorumluluğu” ile donatmaktır. “Agora” deyince sen bir mağazayı anımsarsın, onlar kent-kentli ilişkisindeki demokratik paydaşlığın 20 bin yıllık tarihini.

Bu anlattıklarının konuyla ve sorunla ne ilgisi var, diye soranlar çıkacaktır. Yanıtımız kısadır: bunları bilmediğin ve içselleştirmediğin için, habire başına sorunlar üşüşüyor ve sen sürekli yeniden ve yeniden başlıyorsun. Önümüzdeki hafta, kaldığımız yerden devam.