Ferda İzbudak Akıncı'nın 'Bergamalı Simo'da yarattığı ikonik karakteri Simo, yeni yayımlanan 'Yarın Belki' romanında, bu kez Muğla - Akbelen direnişinde boy gösteriyor. Duru anlatımı ve sürükleyiciliğiyle bir solukta okunabilecek devam hikayesi, Yadigar, Nergis, Şükran, Kıvırcık Orhan'ı ve Murat gibi hakiki Egeli karakterleriyle de dikkat çekiyor.
Ferda İzbudak Akıncı'nın dördüncü romanı Yarın Belki, on altı yıl önce yayımlanan Bergamalı Simo romanının devamı niteliğinde. Simo ile Yadigar'ın ayrılıklarla süren bir dargın bir barışık ilişkisi Muğla Akbelen direnişiyle farklı bir boyut kazanıyor. Bu kez öyküye Nergis, kıvırcık Orhan, Murat ve Şükran gibi has Bergamalı karakterler, sahicilikleri, sıcaklıkları ve ana hikayeye yaptığı katkılarla da dikkat çekiyor.
Ferda İzbudak Akıncı ile söyleşimizde, bu iki romanı üzerinden kadim geçmişiyle Ege'yi, çevre sorunlarını ve direnişlerin ruhunu konuşurken kitapların insan hayatındaki önemine de değindik.
YILANIN AĞZINDAKİ KUŞ GİBİ...
Bergamalı Simo, yeni romanınız 'Yarın Belki'de de duruşunu, direnişini sürdürüyor. Bize Simo'dan ve adını verdiği ilk romanda onun hangi koşullarda ortaya çıktığına ve o mücadelelerine dair bilgi verir misiniz?
Simo romanın başında Akropol'den Bergama'ya bakarken, ülkemiz insanın Bergama'ya bakışını sergiliyordu aslında. Uzak ve ilgisiz. İlgilenip de destekleyenler bir avuç çevreci, doğaya, yaşama duyarlı insan. Sosyal medya yok. İnsanların çoğu çıkarılacak altının ülke ekonomisine katkı sağlayacağına inanıyor. Bu nedenle maden çıkarılmasına karşı eylem yapan köylülere kızanlar var. Bergama halkı da ikiye bölünmüş. Altın madeni işletilmesini isteyenler ve karşı çıkanlar... Direniş ses getirmeye başladıkça bazı basın yayın organları köylülerin direnişini karikatürize etmeye, inceden alay etmeye başlıyor. 'Yılanın ağzındaki kuş gibi çığırıyoruz' diyen kadın için bile, gazetelere, televizyonlara çıkmaya alıştı, bu durum onun hoşuna gitti, yorumları yapabiliyorlar.
Tam böyle bir ortamda da Simo yılgın bir kaçak olarak ortaya çıkıyor...
Dahası da var; Simo her şeyden habersiz, çünkü inzivaya çekilmiş bir adam. Hayatın yükünü taşıyamamış, inceldiği yerden kopmuş, kendini dağlara, ovalara vurmuş biri. İnsanlar her şeyden habersiz, çünkü olaya bilimsel yaklaşmaya üşeniyorlar. Medyanın yönlendirmesiyle oradan oraya savruluyorlar. Ne olduğunu anlamayan, Bergamalıların gece sokaklarda meşalelerle dolaştığını görüp şaşıran, konunun altınla ilgili olduğunu bir şekilde öğrenince de sarsılan Simo, yavaş yavaş direnişçilerin arasına karışıyor. Yıllar önce her şeyi unutmayı seçmiş bu adam bir değişim geçirerek esaslı bir direnişçiye dönüşüyor.
Aynı direnişi aynı güçle bugün de sergilemek mümkün mü?
Şimdi Türkiye'de neredeyse herkes toprağa, havaya, suya, ormana ve insanın geleceğine nasıl zarar verildiğini anlamaya başladı, ama o ilk köprü geçildiğinden, savaşmak daha zor artık.
YENİ BERGAMALAR ÇIKIYOR
Simo'nun devamı 'Yarın Belki' on altı yıl sonra geldi. Bir devam romanı için uzunca bir ara olmuş!..
Aslında 'Bergamalı Simo'nun devamını yazmayı hiç düşünmemiştim. Devamı gelecek mi diye soranlara, roman kahramanlarının sonraki yaşamlarını merak edenlere hep aynı şeyi söyledim: Bu roman bu kadar. Ne var ki öyle olmadı.
Peki fikrinizi ne değiştirdi?
Örneğin romanda köylülerin gitmesine engel olunan Balıkesir'in Balya ilçesini gördüğümde dehşete kapılmıştım. Yüz yıl maden işletilen, simli kurşun çıkarılan ve vaktiyle Fransızların bir madenci kasabasına dönüştürdüğü Balya, distopik bir film için hazırlanmış devasa çekim platosu gibiydi. Ülkenin her yerinde yeni Bergamalar çıkmaya devam ediyor, yeni direnişler ortaya çıkıyordu. Kısacası roman noktalanmış, yıllar geçmiş ama olaylar bitmemişti.
BİR DİRENİŞ KÜLTÜRÜ
O zaman şunu sorayım... 'Yarın Belki'yi hangi duygu ve düşüncelerle yazdınız?
Ege'nin bereketli topraklarına, doğal güzelliklerine ve zengin tarihi geçmişine beslediğim aşk belki de bu romanın varlık sebebi. İkinci romanda direniş Akbelen'de sürüyor. Ama zaten Ege'nin her noktası Bergama gibi. Antik çağdan bu yana medeniyetler yatağı olmuş bu topraklar, aynı zamanda çok verimli. Dağlar fıstık çamı, zeytin ağacı kaplı. Köylülerin geçim kaynağı toprak, ağaç ve hayvan. Bunu elinden aldığınızda artık sessiz kalmıyor. Başına neler geleceğini biliyor.
Bu tecrübenin sanırım Bergama direnişi ile yakından ilgisi var!..
Tabii ki!.. Bergama köylüsü bir direniş kültürü bıraktı ülke insanına. Bilgiyle, bilimle yürüyerek yaptı bunu. Ama Bergama köylülerinin mücadelesine omuz veren aktivistleri, akademisyenleri, sivil toplum kuruluşlarını, gönüllü avukatların hakkını da teslim etmek gerek. Her biri doğa için mücadele ederken hukuk mücadelesi de vermek zorunda kaldılar. Bu süreçte karşı cepheler de oluştu. Köylülerin işi günden güne zorlaştı.
Yeni romanın esini de sanırım bu süreçte geldi!..
Evet; Ege'deki insanları, yaşam biçimlerini, geçim kaynaklarını, komşuluklarını, dostluklarını, çalışkanlıklarını da bu vesileyle yazabildim. Şimdi Milaslılar zeytinleri, hayvanları, toprakları, evleri, yurtları için çığlık çığlığa seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Yazılmayı hak eden toprakların yazılmayı hak eden insanları...

HAFIZASI OLAN BİR KENT
İki romanda da bölgenin tarihi ve mitolojik mirası bir hayli etkili...
İnsan tarihiyle var çünkü. Bergama Akropol'ündeki yerleşim izleri prehistorik döneme uzanıyor. Yaklaşık iki bin dört yüz yıl önce Pergamon krallığı kurulmuş. Pergamon, Helenistik dönem şehir planlamasının en iyi örneği olarak gösteriliyor. Simo'nun yırtık terlikleriyle o eskimiş, kaygan taştan, mermerden basamaklarda durup Bergama'ya baktığı dimdik tiyatro, bir mühendislik harikası olarak nitelendiriliyor. Bergama, insan elinin yapıp bıraktığı gerçek bir miras.
Ya geçmişin masal ve söylenceleri!..
Geçmişe dair mitolojik hikayeler, söylenceler, anlatma sanatı için çok önemli kaynak elbette. Ama daha önemli olan o müthiş el emeği. Taşları yontarak var ettikleri bir şehir Pergamon. Çoğu götürülse de kalanlardan etkilenmemek imkansız. Zeus Sunağı gibi, hareket yoğunluğunun en güzel örneklerinin verildiği heykel okulu... İki yüz bin ciltlik kütüphanesi... Pergamon parşömen üretiminin de önemli merkezlerinden. Yani hafızası olan bir kent. Bergama halkı o kültürün üzerinde oturuyor. Zamanın onları biçimlendirmemesi mümkün mü? Madra Dağından suyun üç yüz otuz metre yükseklikteki o tepeye nasıl geldiğine hayret etmemek olur mu?
YAZAR ASLINDA KENDİNİ YAZAR
"Hayali Yadigar, rüyası Bergama" olan bir karakter Simo. Gururlu, kah kırılgan kah güçlü ve baskın bir karakter. Onu inşa ederken gerçek hayattan ve kişilerden etkilendiniz mi?
Peyami Safa'ya sormuşlar, karakterlerinizi nasıl yaratıyorsunuz, diye. Bir yazar kimi yazarsa yazsın, aslında kendini yazar, diye yanıt vermiş. Halide Edip ise, karakterlerin bir sentez olduğunu savunmuş. Benim karakterlerimin özelliklerini, romandaki rolleri belirliyor. Bir insan bir eylemi gerçekleştirecekse, ona özgü özellikler taşımalı. Simo'nun kırılganlığı, duygusallığı olmasa, her şeyi, herkesi terk edip Akropol'e çıkmazdı. Ama yine o derin Bergama sevgisi olmasa, madencilerle karşıtları arasındaki mücadelede o değişimi geçiremezdi. Daha da önemlisi, doğru tarafta yerini almazdı. Yani yapacakları işe göre kimlik veriyorum karakterlere.
ŞİİRE HEP AZ ZAMAN KALDI
Edebiyat yolculuğunuzun şiirlerle başladığını biliyoruz. Ancak sonrasında öykü ve romanlarla devam ettiniz. Şiir bir gençlik hevesi miydi?
Şiir yazmayı hiç bırakmadım. O yüzden belki, öykülerimi şiirsel bulanlar oldu. Hep şiir yazdım, ama hep daha az zaman ayırabildim. Yazdıklarımı dergilerde yayımlasam da bir kitap olarak toplamayı beceremedim. Şiir ve öykü yayımlatmak daha zor. Yeni baskıları yapılmamış, her biri çeşitli ödüller almış dört öykü kitabım var örneğin. Diğer yandan yakaladığım konuyu en iyi şekilde hangi türde anlatabileceksem ona sarılıyorum.
KİTAPLAR ZAMAN DIŞIDIR
Öte yandan kurgunun dışında 'Yazma Dersleri' diye bir kitabınız da var. Yazarlık ne oranda öğrenilebilir ve öğretilebilir?
Atölyeye ihtiyaç duyan insanın o çalışmadan ne umduğunu bilmiyorum. Yaratıcılığın öğretilebileceğine inanıyorum. 'Yazma Dersleri' bir deneme kitabı. Yazar olmayı isteyen birine yardım edecek tek araç kitaptır bence. Ustaların yazdığı romanlar, hikayeler, şiirler, denemeler... Söyleşilerde
bana sorulan soruları genişlemiş olarak yanıtlarken, dünya edebiyatını ya da ülkesinin edebiyatını etkileyen yazarların yazma deneyimlerine de yer verdim o kitapta. Söyleşilerin zamanı ve yeri sınırlıdır çünkü. Kitaplarda zaman da sınırsızdır, mekan da.
Bunu biraz daha somutlaştırır mısınız?
Yani bence yazma ateşiyle yanıp sönen birine bir yazar ancak kendi yolculuğunu anlatabilir. Ama görüyoruz ki edebiyat alanında tek bir kitap bile yazıp yayımlamamış kişiler 'yazarlık atölyeleri' yapıyor. Ne anlatıyorlar merak ediyorum. Yazarlara gelince... Onların, zamanı kendi eserlerini yazmaya harcamayı tercih edeceklerini düşünüyorum. Kısacası yazar olmak isteyen kişi iyi kitaplar okumalı. Çok okumalı ve çok da yazma pratiği yapmalı. Çalışkan olmalı. Atölyelerde bunu yapıyorlarsa sorun yok.
EDEBİYAT MUTLULUKTUR
Küçük okurlar için de birçok kitap yazdınız, ödüller aldınız. Çocuklara bir şeyi sevdirmenin, yüreklerine ulaşabilmenin bambaşka dinamikleri olsa gerek.
Ben hayatı seven biri insanım. Çocuklar da sevsin isterim. Yaşama sevinci üretkenliğin de temelidir. Yaşadığımız dünyayı edebiyatla tanısalar ne güzel olur. Çünkü ben de öyle tanıdım. Edebiyat mutluluktur. Kayboldukları bir ormanda çocuklara bir 'Kuş Kulesi' armağan ettiğim için mutluluk duyuyorum. 'Su Masalları' ile uzak denizlerin gemilerini getiriyorum küçük dünyalarına. Hiç gitmediğim ülkelerin, dillerini bilmediğim insanlarının yaşamlarını bana masallar getirdi. Onları öyle sevdim. Suyu, rüzgarı, hayvanları, kısaca doğayı severlerse hayatla başa çıkmaları daha kolay olur. Çocuklar evren bilinciyle büyümeli. Bunu en güzel sunma yolu değil midir edebiyat, resim, sinema ve sanatın tüm alanları!..
Bergamalı Simo - Yarın Belki / Ferda İzbudak Akıncı / Deli Dolu Yayınları