İlk öykü kitabı Çınlayanlar'da okurunu distopyayla ifade edilebilen günün gerçeklerine ve olası gelecek ihtimallerine davet eden Yeşer Sarıyıldız; "Öykülerimde tabii ki yeni bir şey icat etmiyorum ama baktığımız ama gözümüzü kaçırdığımız gerçeklere dikkat çekiyorum. Tam bu yüzden yeni kuşaklar gerçek dünyayla mesafeli. Çünkü gerçeklik artık katlanması zor bir şeye dönüştü" diyor...
Geçtiğimiz günlerde yayımladığı distopik öykülerden oluşan ilk kitabı 'Çınlayanlar'ı okurlarıyla buluşturan Yeşer Sarıyıldız, 1987 yılında dünyaya geldi. 25 yaşına kadar İstanbul - İzmir arasında mekik dokuyan yazarın seyyahlığı farklı Avrupa ülkelerinde devam etti. Ardından 2017’den sonrabir süre Macaristan'ın başkenti Budapeşte’de yaşadı. Pandemi sürecinde Bodrum'a dönen Sarıyıldız, üç yıl önce Portekiz'in başkenti Lizbon'a yerleşti. Yazı hayatına sözlükler, bloglar ve online platformlarda başlayan yazar, çevrimiçi dergiler kurdu, farklı dijital ve basılı mecralarda yazılar yazdı. Aralarında Birgün, Birgün Pazar, Cumhuriyet ve Evrensel'in de bulunduğu gazetelerde köşe yazarlığı yaptı, farklı içerikler üretti.
Yazarla edebi serüvenini söyleşirken, dünyanın gidişatına, ucu sonsuz açıklıkta distopik ihtimallere de değindik...
KAÇIŞ MI YENİ GERÇEKLİK Mİ?
Gri ve siyah dünyayı öykülerle tasvir etmek tekinsiz ve keyifsiz bir şey olmalı...
Sahiden de içinde bulunduğumuz dünya yeterince rahatsız edici. Onun tasviri de elbette iç açıcı değil. Ancak ben yeni bir şey icat etmiyorum; sadece baktığımız ama görmemeyi tercih ettiğimiz şeyleri büyütüyorum. Belki de tam bu yüzden yeni kuşaklar gerçek dünyayla mesafeli. Çünkü gerçeklik artık katlanması zor bir şeye dönüştü. Dijital dünyada daha özgürce kendileri olabiliyorlar. Ama bu bir kaçış mı, yoksa yeni gerçeklik mi, ondan emin değilim.
'Çınlayanlar' bu durumun tam olarak neresinde konuşlanıyor?
Öykülerimin yaptığı, bugün normalleşmiş olanı alıp eğip bükmek, biraz daha ileri götürmekten ibaret. İçimi soğutmak bir yandan da. Çünkü gerçek hayatta bulamadığımız adaleti, kurmaca evrenlerde kurabiliyorum. En azından orada tünelin sonundaki ışığa bir yol çizebiliyorum. Rahatsız edici mi? Olabilir, zaten amaç o. Rahatsız etmeyen ya da herhangi bir şey hissettirmeyen herhangi bir sanat eseri sadece dekor olur. Edebiyat da bundan muaf değil.
Bunu açar mısınız?
Edebiyatın ya da herhangi bir sanat dalının gerçeğe mahkûm kalacağını düşünmüyorum; ama gerçeklikten tamamen bağımsız kalması da mümkün değil. Sonuçta hikâyeler, yaşadıklarımızın tortusunu taşır. İnsanlar var olduklarından beri hikâye anlatıyor. Bu değişmeyecek. Hava, su, yemek kadar temel bir ihtiyaç bu. Hikâyenin tonu değişir, odağı değişir. Bugün daha karanlık şeyler yazıyorsak, bu dünyanın karardığı anlamına gelir; edebiyatın değil.
İNSANIN OLDUĞU YERDE UMUT DA VAR HAYAL DE!
Edebiyat için olası geleceğe yelken açan distopyalar zorunlu bir son liman mı?
Distopya daha çok gelecekle ilişkilendirilse de aslında geleceği anlatmak için değil, bugünü teşhir etmek için var. Benim için öyle en azından. O yüzden edebiyatın “zorunda kalacağı” bir şey yok, ama görmezden gelemeyeceği şeyler var. Çöküşü ya da kayıpları anlatmak zorunda mı? Belki. Ama sadece bunu anlatmak zorunda değil. Çünkü insanın olduğu yerde umut da var, inkâr da var, hayal de var. Edebiyat tam olarak bu çelişkilerle var oluyor zaten.
YAVAŞLAMA ŞANSLARI BİLE YOK!
O zaman 'bugün'den söz edelim... Artık biz bilgiye ulaşmıyor, aksine dijital alemde her türden bilgi kafamıza tıkıştırılıyor. Anında seçmeye, inanmaya, beğenmeye, kaydedip paylaşmaya zorlanıyoruz. Bu 'yeni normal' normal mi?
Dezenformasyonun geldiği nokta inanılmaz korkutucu. Bir yandan her şey çok hızlı tükeniyor. Yattığın yerden kaydırarak kedi videosu, yemek tarifi, savaş haberi, tarih bilgisi, mekan önerisini arka arkaya izliyorsun. Algın uyuşuyor, haberlerin büyüklüğünün bir önemi kalmıyor. O kadar çok dehşet verici görüntü görüyoruz ki normalleşiyor. Hangisi doğru, hangisi kurgu, hangisi yapay zeka belli değil. Bu durum, yeni kuşaklar için daha da zor. Onlar bu hızla büyüdü, yavaşlamak için bir referans noktaları yok. Biz en azından öncesini hatırlıyoruz. Sonraki nesillerin nöron bağlantıları bile bizden farklı olacak muhtemelen. Tüm bunların yanında okullarda dijital okuryazarlığın hâlâ zorunlu bir ders olmamasını aklım almıyor.
KAFAMDAKİ SESLERİ SUSTURMAK ZAMAN ALDI
Edebiyat ortamında hep vardınız ama ilk kitap bir hayli gecikmedi mi?
Evet böyle de denebilir. İlk kitabın gecikmeli geldiğini ben de kitap çıktıktan sonra, insanların “sonunda” tepkisiyle fark ettim. Melael’in Fısıltıları’ndaki Elira’nın kendi yolunu bulması gibi, benim de kafamdaki sesleri susturmam zaman aldı diyebilirim. Ama çıkan işten mutluyum.
Nasıl tamamlandı Çınlayanlar?
Öykülerin çoğunu 2024 yılında yazdım. Terra Protokolü ve Çınlayanlar ise bir yıl sonra geldi. Yani yazdıktan sonra kitabın çıkması zaman aldı. O süreçte de boş durmadım; bir roman yazdım ve şu an masamda bitmiş bir roman var.
Yazdığınız öyküleri dizi ya da film olarak hayal ettiniz mi hiç?
Aslına bakarsanız teklifler gelmedi değil, bu fikir beni ayrıca heyecanlandırıyor. Ama yazı benim ana mecram olmaya devam edecek. Bundan sonra daha sık üretmeyi, farklı formları da denemeyi istiyorum. Senaryo ve oyun yazmak da aklımda. Zaten köşe yazılarıma da devam ediyorum, hatta global mecralarda İngilizce yazmayı da denemek istiyorum.
Çınlayanlar / Yeşer Sarıyıldız / Düşbaz Kitap

İnsan bedeninin Antarktika
kıtası kadar soğuk organı!
Aslında Claire Keegan'ı bu öykülerinden çok sonra yazdığı ve yayımladığı öykü ve novelalarıyla tanımıştık. 2017 yılında Yüz Kitap, onun 'Mavi Tarlalardan Yürü' adlı öykü kitabını yayımlamıştı. Ardından Jaguar 'Böyle Küçük Şeyler' ve 'Emanet Çocuk' adlı iki novelasını basmıştı.
'Antarktika', yazarın 1999 yılında basılan ve onu yazarlığa taşıyan öykülerden oluşan ilk kitabı. Ancak bu öykülerin okudukça her birinin nasıl büyük bir yazarın habercisi olduklarını da anlıyorsunuz. Bazıları, taşralı, tarımla uğraşan ama aynı zamanda tutucu Katolik bir çiftçi ailesinin çocuğu olmanın bir çocukta, bir gençte ve özellikle bir kadında ne türden travmalar yaratabileceğine tanıklık eden öyküler bunlar. Ruhen ve bedenen daracık bir kafese sıkıştırılmış olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatan öyküler...
Sözgelimi, kitaba adını veren Antarktika'da, monotonluğun dişlileri arasında, hayatının bunaltısını kendince bir çözümle aşacağına inanan bir kadının yazgısını izlerken ince, göze görünmeyen çaresizliklerin, sınırları çizmemiş kuşatmaların bir kadının hayatta toslayabileceği en kalın ve yüksek duvar olduğunu anlıyorsunuz. Öte yandan bu öyküde Antarktika'nın ve o kıtayla ilgili belgeselin izleyen kadın kahramandaki yarattığı soğuğa dair hissiyat da bahse değer.
Bir başka ruhsal kaosu 'Uzun Çimenlerde Aşk' öyküsünde derinden hissediyorsunuz. Yalnızlığına sıkı sıkıya tutunmuş bir halde, kendini müziğe ve kitaplara vermişken karşısına çıkan erkeğin çekim alanına
kapılan Cordelia'nın hikayesinde yazar öyle bir final kurgulamış ki insan ne diyeceğini, ne düşüneceğini kestiremiyor. O final benim ölçülerime göre kısa öykünün zirvelerinden biri.
Claire Keegan'ın duygu yüklü eserleri, son yıllarda İrlanda sinemasının daimi merceği altında.
58 yaşındaki İrlandalı yazarın 'Emanet Çocuk / Foster' adlı romanı 2022 yılında 'The Quiet Girl / Sessiz Kız' adıyla filme çekilmişti.
Ayrıca 'Böyle Küçük Şeyler' adlı novelası, 2022 yılında Booker listesinde yer almış, iki yıl sonra sinemaya uyarlanmış ve o filmde Cillian Murphy, Emily Watson ve Eileen Walsh gibi önemli İrlandalı oyuncular rol almıştı.
'Antarktika', Jaguar markasıyla yayımlanan Jamaica Kincaid ve John Ford romanlarından tanıdığımız Umay Öze'nin çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı
Antarktika / Claire Keegan / Jaguar Kitap

Erkeklerin gölgesine
hapsolmuş iki hayat!
Jodi Picoult'un yeni romanı Goodreads Okur Ödülleri finalisti 'Adını Sen Koy' iki farklı çağdan iki farklı kadının benzer kaygılar karşısında verdikleri savaşı akıcı bir dille aktarıyor.
Bu kadınlardan ilki günümüzde yaşayan genç yazar Melina Green. Elizabeth dönemindeki sıra dışı hayatına rağmen gölgede kalmış Emilia Bassano'nun hayatından esinlenerek bir oyun yazıyor. Ancak bu oyun tüm çevrelerden red yiyince aklına oyunundaki kahramanının verdiği esiniyle bir çözüm geliyor:
Oyununu festivale bir erkek ismiyle yollamak!
Green'in oyunun diğer kahramanı ise, 1581 yılının İngilteresi'nde yaşayan Emilia Bassano. Aristokrat şahsiyetlerinin desteğiyle ülkesinin entelektüel hayatına girmeyi başarsa, aldığı özel derslerle yazarlık yeteneğini geliştirse de o da Green gibi erkek dünyasının duvarlarına çarpmaktan kendini alamıyor.
Yazdığı oyunu sahneletebilmek için onun bulduğu çözüm de ilginç:
William Shakespeare adlı çaylak bir oyuncuya para ödeyerek eserinin yazar künyesine bir erkek maskı geçirmek!
Adını Sen Koy / Jodie Picault / April Kitap

Geçmişe açılan telefonlar
'Malma İstasyonu' ve 'Hayatta Kalanlar' adlı romanlarıyla tanınan ve çok sevilen İsveçli yazar Alex Schulman, yine kendi hayatından sökün edip gelen anılar, yakın - uzak yaşanmışlıkların esiniyle yazdığı, geçmişin külleri arasına gizlenmiş olayları ve aile ilişkileri içinde gizlenen, üstü örtülen, zaman zaman çarpıtılan gerçeklerle kurduğu romanında hatırlama, suç ve kefaret üzerinden müthiş bir öykü anlatıyor.
Duygusallık dozu yüksek romanın konusu şöyle...
Öğretmen Vidar, görev yaptığı okulda bir olaya karışınca açığa alınmıştır. Hayatındaki bu sarsıntının etkilerinden sıyrılmak için çabalarkan karıştırdığı eşyaların arasında bir telefon numarasına ulaşır. Bu numara 80'li yıllarda yazları ailecek gidilip tatil yapılan eve aittir. Vidar numarayı aramaktan kendini alamaz. Ahizenin öbür ucunda yıllar önce yitirdiği babasının sesini işitince şoke olur. Ancak her gün aynı numarayı arayıp aynı sesi dinlemekten de geri durmaz. Her telefondan sonra daha bir belirginleşen hatıralar onu, ailesinin yıllar boyunca üstü örtülmüş, dikkatlerden kaçırılmış gerçekleriyle yüzleştirir.
Alex Schulman yine geçmişle, kendi geçmişinin hayaletleriyle, anıların giderek ağırlaşan yükleriyle uğraşıyor, yine içe dokunan ve doğrudan empati kurabileceğimiz sağlam bir romanla çıkıyor sadık okurlarının karşısına.
17 Haziran / Alex Schulman / TİMAŞ Yayınları

Dokuz Kıta On
Okyanus'da bir
Çağan Irmak romanı
Çağdaş Türk sinemasının en popüler yönetmenlerinden Çağan Irmak, edebiyat alanındaki varlığını üçüncü kitabıyla pekiştirdi. Ünlü yönetmenin kadim anlatıcılığı ile kurmacaya taşıdığı bu romanın konusu şöyle...
Toprağı insanı reddeden uğursuz bir köy Altamış. Ve orada yaşayan herkesin unuttuğu, dahası yarım akıllı olduğu düşünülen bir kız. Herkesin bu bakışından olsa gerek dünyanın ne gam yükünü taşır ne kasvetini hisseder. Günlerden bir gün, peri padişahı çıkar yoluna. Sonra bir çocuk doğar: Tek gözlü, bir dev kadar aç, bir çöl kadar susamış, her şeyi hatırlayan, hiçbir şeyi unutmayacak olan; her lokmasında, içinde dünyaya karşı büyüyen öfkeyi besleyip doyuran… Onunla birlikte, Dokuz Kıta On Okyanus’un kaderi geri dönülmez biçimde değişirken iktidar hırsı, taht sevdası ve gizli oyunlar sökün eder gelir hikayeye.
Artuçkule’nin Tepegöz’ü / Çağan Irmak / Everest Yayınları