Hollandalı yazar Eva Mejier, Londra taşrasında satın aldığı arazide bir kuş evi inşa edip hayatını birer eşit birey olarak kabul ettiği kuşlara ve diğer hayvanlara adayan İngiliz müzisyen, yazar Gwendolen Howard'ın hikayesini 'Kuş Evi'nde anlatıyor. Roman, özellikle empatinin sınırsız gücünü keşfetmek isteyenler için.

Empatinin lafını ne kadar edersek, ona ne kadar ihtiyaç duyarsak o oranda tartışmalı hale geliyor, sınırları bulanıklaşıyor. Onunla ilk nefis mücadelem çocuk yaşlarda gerçekleşti. Yağmurlu bir gün babam bahçeyi belledi, topraktan solucanların çıkmasını sağladı ve ardından tavukları saldı. Göz açıp kapayana kadar görünen tüm solucanları yedi tavuklar. O sırada bize yumurta veren, yeri geldiğinde kesip yediğimiz tavukları şefkatle izliyordu babam. Olan biteni mahcup bir tiksinti ile izleyen bense o küçük aklımla aynı şeyi düşündüm durdum:

Peki ya solucanlara yazık değil mi?

Empatinin son etik aşaması neresidir, hep merak ettim. Kendimiz dışındaki canlıların yaşama hakkının niye bizim elimizde olduğundan söz ediyorum. Sanırım empati, eski ve yaklaşık anlamlısı ile diğergamlık, eskilerin lugatinde insanla sınırlıydı. Bu çağın insanı - elbette çok az bir bölümü- empatiyi diğer hayvanların ortamına taşıdı.

Ama bazı sorular cevaplanamıyor. Mesela evcil hayvanların maması için yok edilen diğer hayvanlar meselesi... En basitinden sebzeyle beslenebilmek için bahçemizi sürdürürken o ortamda yaşayan kirpi ve köstebek yavrularının, toprak altında yaşayan birçok canlının paramparça olmasını düşünmekten kaçmak. Sanırım empatinin son noktası kişisel bir yokoluşla taçlanıyor. Böyle deyince soğuk kaçıyor, lakin Tao'nun öğrettiği üzere her canlının aziz olduğu bir gezegen fikri teknik olarak mümkün değil. Empatiyi hayvanlar üzerinden kavramaya çalışmak, varoluşu da kavrayamama noktasında benim sınırlı zihnimin alarm zillerini çaldığı nokta. İşte tam orada karışıyor kafam.

"İNSANLAR VE DİĞER HAYVANLAR..."

Eva Meijer'in romanı 'Kuş Evi'ne geçmeden önce, romana esin veren ve romandaki kuş evini inşa edip o evde bir ömür süren Gwendolen Howard'dan kısaca söz edeyim. 1894 - 1973 yılları arasında yaşayan İngiliz doğa bilimci ve müzisyen Gwendolen Howard, amatör kuş çalışmalarıyla tanınmıştı. Şehir hayatı, yoksul çocuklar için konserler vermekle ve bir orkestrada viyola çalmakla geçti. 44 yaşındayken bir köyün dışında arsa satın alıp üzerine "Kuş Evi " adını verdiği bir ev inşa etti. Bu evde geçirdiği yıllar boyunca, vahşi doğanın kanatlılarını gözlemledi, davranış biçimlerini izledi. Eve zamanla sayısız kuşun kursağını doldurabildiği, güvenle tüneyip zaman geçirebildiği bir alan haline geldi. Len Howard'ın kuşlar üzerinden vahşi doğayla kurduğu dolaysız ilişki, onun zamanla kendini diğer insanlardan izole etmesine de neden oldu. Yanına yaklaşabilmek bile büyük bir cesarete, onun da ötesinde kesin direktiflere tabiydi. Bu hayat tarzının sonuçları, benzersiz saha notları, ilginç makale ve kitaplara yansıdı.

Doğaya adanmış ömrü boyunca gözlemlediği, yardım elini uzattığı sayısız kuş, tahtalı güvercin, guguk kuşu, tilki, porsuk tarlafaresi, köstebek, şahin, baykuş, çıvgın ve ördek, kitaplarının belli başlı kahramanları olmuştu.

"İNSANLAR VE DİĞER HAYVANLAR..."

Kurmaca ile biyografinin zarafetle iç içe geçtiği Eva Mejier'in 'Kuş Evi' adlı romanı adını Len Howard'ın hayvanlar malikanesinden alıyor. Yazar bizi kendi kurmaca kuş evine davet ederken doğa ve doğada can taşıyanların hak ettiği sevgi ve saygıyı, tüm hayvanları eşit canlılar olarak kabul eden Len Howard'ınki kadar narin bir duyarlıkla işliyor.

Romanı okurken Eva Meijer'in birkaç defa kullandığı "insanlar ve diğer hayvanlar" ifadesinden iki yazarın da hayvanların eşit varlıklar olduğu inancını paylaştıklarını anlıyoruz.

'Kuş Evi'nin kahramanı Len, kuşlara olan özel ilgi ve sevgisini; evinin kapısını şair, yazar ve müzisyenlere her daim açık tutan hayvan dostu babasından alır. İçinde yaşadığı seçkin çevrenin etkisiyle başarılı bir müzisyen olarak Londra'da kendisine imrenilecek bir hayat kursa da aradığı iç huzuru ve mutluluğu bulamaz. Ne ressam sevgilisi ne de müzik sevgisi onu teselli edebilir.

Aldığı ani bir kararla başkenti terk eder ve "Kuş Evi" adını verdiği, doğayla iç içe bir kır evinde kendi münzevi hayatını inşa eder. Evinin kapıları özellikle kuşlara sonuna kadar açıktır. Türlü yuvalar, tünekler, beslenme kaplarıyla donattığı, kuşların uğrak yeri haline gelen evine ayırt etmeksinin sessiz olmayı beceremeyen ve konuşup duran insan tanıdıklarını uzak tutmak için elinden geleni ardına koymaz..

"Ne kadar da büyükler... Sanki duyamıyorlarmış gibi, ne kadar yer kapladıklarının farkında değillermiş gibi durmadan konuşuyorlar..." diye dert yanar.

Evin yarı zamanlı sakini haline kuşların her birinin adı vardır. Howard onlara isim koymakla kalmaz, kendince insani özellikler de atfeder. "Doğada hiçbir şey yok olmaz sadece biçim değiştirir." Howard, kuşların insani özellikler sergilemesini biraz da bu ilkeye dayandırır. "Onlardan bizde, bizde onlardan parçalar vardır" demeye getirir.

Geri dönüşlerle ilerleyen 'Kuş Evi', doğa ve hayvan sevgisini kendi iç sesi ve katıksız sevgisiyle baş başa kalana kadar yalnızlaşmayı göze alan bir sanatçı ve bilim insanın yürek okşayan öyküsünü aynı duyarlıkla yansıtmayı başaran hoş bir roman.

Son bir kez empatiden söz edecek olursak...

Empatinin üs sınırına ulaşmak demek, empati derdi olmayanlar için kolay av haline gelmek demek. Diğer hayvanların da iyi insanların da meselesi bu. 'Kuş Evi' ise arada daha kabul edilesi bir yaşama biçimi olup olamayacağını sorgulayanlar için.

Kuş Evi / Eva Meijer / Sel Kitap

İstanbul'dan yeni dünyaya bir göç destanı

Amerikalı akademisyen yazar Elizabeth Graver'ın, anneannesinin maceralı hayat hikayesinden yola çıkarak yazdığı romanı Kantika, sayfalarına sinen hüzün ve nostalji duygusunun yanı sıra, dönemini ve o dönemin olaylarını bir belgesel yapım gibi yansıtmasıyla dikkat çekiyor.

Elizabeth Graver'in Seferad Yahudisi kahramanının göç yolculuğu İstanbul'da başlıyor. Kahraman, yüzyıllar önce atalarının geldiği Akdeniz rotasını tersine izleyerek Barselona'ya ulaşıyor. İspanya'dan Küba'nın başkenti Havana'ya ve ardından New York'a uzanan zorlu göç sürecinin Seda Çıngay Mellor'un çevirisiyle okuyacağınız öyküsü, bir ailenin hafızasını korumaya adanmış çaba olarak da okunabilir.

Yazar, üç yıl önce, romanı İngilizce olarak yayınlandığında Şalom gazetesine verdiği söyleşide, anneannesinin hayat hikayesinden bir roman çıkarma çabasını yaklaşık olarak şöyle anlatmıştı:

2. Kantika Internet Icin

BELKİ BEN BİR ŞAİRİMDİR!

"Kantika için çok araştırma yaptım. Türkiye, İspanya ve Küba’ya gittim... Birçok fotoğraf çektim, notlar aldım. Okuduğum kitapların altını çizdim, açıklayıcı bilgiler iliştirdim. Aslında romanı yazarken bu notlara geri dönmek gibi bir düşüncem yoktu. İhtiyacım olan şeyin yüzeye çıkacağına, belleğimin hepsini gözden geçireceğine inanıyordum...

Profesör, anne, yazar gibi birçok rolüm var ve hepsini sevsem de bazen yazmaya zaman ayırmak büyük mesele. Son iki romanım da (Kantika ve Noktanın Sonu) olay örgüsünü olduğu gibi gerçek tarihsel olaylardan ödünç aldı. Sanırım bu beni, karakterlerin hayatlarının bu olaylar içinde yaşadığını hayal etme konusunda özgürleştirdi. Ses benim için çok önemli; aksan ve ritim, yüksek sesle söylendiğinde kelimelerin aldığı şekiller... Yazarken yüksek sesle okuyorum ve her virgülün, her son vuruşun, beyaz alanın çalışma şeklinin farkına varıyorum. Bu sayede bir romancıdan çok bir şaire yakın olabilirim. Kelimelerin sesi benim için çok şey ifade ediyor ve yazdığım her şeyde benim sesim var..."

"Kantika doğrudan kendi aile geçmişimden yararlanarak yazdığım ilk kitap. Bunu kurgu dışı olarak yazmayı düşündüm ama çok fazla boşluk vardı ve iç yaşamı bir kurmaca olarak hayal edebilmek istedim. Kurmaca doğru bir biçimdi ama aynı zamanda okuyucunun bu hikâyenin gerçek deneyimlerden ve insanlardan ilham aldığını anlamasını da istedim... Aslında melez bir kitap ve türler arasındaki çizgiyi zorluyor. Böyle bir şeyi bir daha yapar mıyım, hiç sanmam."

Kantika / Elizabeth Graver / Everest Yayınları

3. Giotto Internet Icin

Rönesans'ın devrimcisi

1978 yılında hayata veda eden Türk akademisyen, çevirmen ve yazar Bedrettin Cömert'in ölümünden dört yıl önce tamamladığı 'Giotto’nun Sanatı’nda, sanat tarihinin en önemli isimlerinden İtalyan sanatçı Giotto di Bondone’ye yoğunlaşıyor. Cömert, sanatçının bütün eserlerini incelerken onun sanat tarihine olan katkısını, kendine özgü tutumuyla ele alıyor.

Ülkesi İtalya'da Rönesans’ın temellerini kuran Giotto'nun sanatına bütüncül bir yorum katma iddiasındaki 'Giotto’nun Sanatı'nda sanatçının Assisi’deki Aziz Francesco Kutsal Manastırı Fotoğraf Arşivi ve Padova’daki Scrovegni Şapeli’nde korunan eserlerinin görsellerine yer verilmiş olması da ayrıca kıymetli.

Bedrettin Cömer, ilk baskısının sunuşunda bu çalışması için şu ifadeleri kullanmıştı:

“… Giotto, Batı resim tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır. Gerek insanlık ve tarih görüşü gerekse resimsel biçim ve üslup bakımından Ortaçağ’ın ayaklarını yere bastıran ilk devrimcidir. Giotto, yalnızca resim tarihi açısından bilinmesi gereken ‘müzelik’ bir tarih halkası değil, her çağın insanına yepyeni bildiriler sunup çok boyutlu ufuklar açan bir üslup ve insanlık serüvenidir.”

Giotto’nun Sanatı / Bedrettin Cömert / Yapı Kredi Yayınları

4. Giyotin Internet Icin

Ölüm cezası üzerine

Fransız İhtilali döneminin ünlü hekimlerinden Joseph Ignace Guillotin, ölüm cezalarının en hızlı ve en acısız şekilde giyotinle mümkün olduğunu savunmuştu. O korkunç aygıt çok daha önce icat edilmesine karşın adını bu fikrin sahibinden almıştı. O zaman yöntemi ne olursa olsun ölüm cezasının suça karşı caydırıcı olduğu düşünülüyordu.

O kan gövdeyi götüren yıllardan yaklaşık iki yüzyıl sonra Albert Camus 'Giyotin Üzerine Düşünceler'inde, bu caydırıcılık iddiasından yola çıkarak ölüm cezasına karşı çıkıyor, adaletin yanılmazlık terazisini, suça karşı suçu meşrulaştıran intikam mantığını sorguluyor. Kitaptaki düşüncelerin çıkış noktasını şöyle özetlemek mümkün:

Hiçbir ideoloji, hiçbir devlet, insan hayatı üzerinde mutlak tasarruf hakkına sahip olamaz.

Sanırım çağın insanının sorgulaması gereken düşünce de şu: İyinin kötünün, doğru ve yanlışın sürekli değiştiği dünyada adalet adına can almak etik midir?

Giyotin Üzerine Düşünceler / Albert Camus / Can Yayınları

5. Kitaplarınsultanları

Sultanların kütüphaneleri

Yıllar içinde birçok ansiklopedi projesine emek veren, sahahflık üzerine araştırmalarıyla tanıdığımız Prof. Dr. İsmail E. Erünsal, edisyonuna büyük emek verilmiş kitabında sarayın, sultanların ve yüksek saray erkanının kitaplarla olan ilgisini, Osmanlı'nın altı yüz yıllık mirasının gölgesinde inceliyor.

'Kitapların Sultanları', okurunu Osmanlı kütüphaneleri tarihine dair ilginç bir yolculuğa çıkarıyor. Kitapta yer alan minyatür, gravür, çizim, fotoğraf ve belgeler ise bu yolculuğu bir hayli renklendiriyor.

İşte kitaptan ilginç birkaç küçük not:

*Hanedan'ın ilk kütüphane sahibi sultanı Çelebi Mehmed'di...

*İstanbul’da ilk kütüphaneyi Fatih kurmuştu...

*II. Bayezid, özel koleksiyonundaki kitapların ilk ve son sayfalarını itina ile mühürlerdi.

*Yavuz, Mısır Seferi esnasında sevdiği kitabın çalındığını Mısır Seferi'nde öğrenmişti.

*III: Mustafa, saraya ait bağ ve bahçelerle padişaha mahsus kayıklarda çalışanlara kütüphane kurdurmuştu.

Kitapların Sultanları / İsmail E. Erünsal /Timaş Yayınları