Türkiye’de uygulanan ücret rejiminin ve sendikasızlaştırma politikalarının bir sonucu olarak, asgari ücret istisnai bir taban ücret olmaktan çıkarak geniş kitlelerin fiili ortalama ücreti haline geldi. DİSK-AR tarafından hazırlanan "İşçi Sınıfının Geçim Krizi Raporu", asgari ücretlilerin toplumsal refahtan pay almak bir yana, temel beslenme ihtiyaçlarını dahi borçlanmadan karşılayamadığını belgeliyor. Mayıs 2026 verilerine göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenebilmesi için gereken açlık sınırı 34.808 TL’ye yükselirken, mevcut net asgari ücret bu tutarın tam 6.732 TL altında kaldı. İşçiler, yılın daha ilk aylarında mutfaktaki yangınla baş başa bırakılırken, asgari ücretin 114.348 TL’ye ulaşan yoksulluk sınırının yalnızca dörtte birine karşılık gelmesi krizin boyutunu büyütüyor.
Uzun dönemli ekonomik göstergeler incelendiğinde, emeğin milli gelirden aldığı payın sistematik olarak eritildiği açıkça görülüyor. 1974 yılında brüt asgari ücretin kişi başına düşen milli gelire oranı yüzde 80,6 düzeyindeyken, 2026 yılı programında bu oran yüzde 45,7’ye kadar geriledi. Eğer geçmişteki adil bölüşüm ilişkileri korunmuş olsaydı, bugün brüt asgari ücretin 58.245 TL seviyesinde olması gerekirdi. Satın alma gücü parametreleri açısından da tam bir fiyasko yaşanan Türkiye'de, bir asgari ücretlinin temel gıda maddesi olan dana eti alım gücü, Hollanda'daki bir çalışanın yaklaşık dörtte biri, Fransa'dakinin ise üçte biri seviyesinde kaldı. Türkiye, Avrupa genelinde asgari ücretin yaygınlığı bakımından ilk sırada yer alırken, Euro cinsinden brüt asgari ücret değerinde ise sondan dördüncü sıraya yerleşerek kıtanın en ucuz iş gücü pazarlarından biri haline geldi.
Şirketler muaf tutulurken vergi yükü doğrudan işçinin sırtına yıkılıyor
Raporda dikkat çeken en çarpıcı adaletsizliklerden biri de Türkiye’deki mevcut vergi sisteminin yapısından kaynaklanıyor. Devletin gelir adaletsizliğini düzeltmek için bir kaldıraç olarak kullanması gereken maliye politikaları, tam tersine az kazanandan çok, çok kazanandan az vergi tahsil eden bir çarka dönüşmüş durumdadır. Vergi tarife dilimlerinin bilerek düşük saptanması ve yüksek enflasyona göre güncellenmemesi nedeniyle, ortalama bir işçi daha yılın ilk yarısı bitmeden üst vergi dilimlerine takılmakta ve maaşında ciddi kesintiler yaşamaktadır. Brüt giydirilmiş ücreti 65.000 TL olan bir çalışanın ocak ayında yüzde 21,6 olan vergi ve kesinti yükü, eylül ayı itibarıyla yüzde 29,7’ye tırmandı. Bu matematiksel sömürü, ücretli çalışanların yılın en az 3 ayını tamamen devlete vergi ve kesinti ödemek için harcadığı anlamına geliyor.
Mali sistemin tabana yayılması adı altında yürütülen politikalar, büyük holdinglerin ve sermaye sahiplerinin kârlarını korurken faturayı bordrolulara kesiyor. Türkiye'de toplam vergi gelirleri içinde işçilerin ödediği pay yüzde 19,6’yı bulurken, dev şirketlerin kârları üzerinden alınan kurumlar vergisinin payı yüzde 13,1’de kaldı. Vatandaşların gelir düzeyine bakılmaksızın herkesten eşit oranda tahsil edilen KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı son 36 yılda yüzde 48'den yüzde 64'e yükseldi. Zenginlerin varlıklarını kapsayan mülkiyet ve servet üzerinden alınan vergilerin payı ise son 11 yılda yüzde 3,7'den yüzde 1,1'e düşürülerek sermayeye adeta muafiyet alanı açıldı.
Dinlenme hakkı gasp edilen her üç emekliden ikisi hayatta kalmak için çalışıyor
Sosyal güvenlik sisteminin çöküşünü ilan eden en acı veriler ise hayatını Türkiye’nin büyümesine ve üretimine adamış milyonlarca emeklerin durumunda saklıdır. Geçmiş dönemlerde yapılan mevzuat değişiklikleri ve aylık bağlama oranlarının düşürülmesi, emekli maaşlarını asgari ücretin ve temel geçim maliyetlerinin çok altına indirdi. 2002 yılında ortalama bir emekli aylığının net asgari ücrete oranı yüzde 122 seviyesindeyken, yani asgari ücretten daha yüksek bir gelir söz konusuyken, 2025 yılı sonu tescillerine göre bu oran yüzde 84'e çakılarak asgari ücretin yüzde 16 altına indi.
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), aktif sigortalılardan topladığı prim gelirlerini 2002'den bu yana 273 kat artırarak kurumsal bütçesini mali olarak iyileştirmiş olsa da bu kaynağı emeklilere yansıtmadı. Prim gelirlerindeki bu devasa artışa karşılık emekli aylığı ve sağlık ödemeleri 211 kat artışta kaldı, sistem içindeki kaynaklar başka kalemlere aktarıldı. Maaşların saniyeler içinde erimesi ve hayat pahalılığı karşısında çaresiz kalan emeklilik çağındaki nüfus, dinlenmek ve sosyal yaşama katılım sağlamak yerine iş gücü piyasasına geri itiliyor. 2002 yılında çalışan veya iş arayan emeklilerin tüm emeklilere oranı yüzde 36,6 iken, günümüzde bu oran yüzde 69,5’e fırlayarak korkunç bir rekora ulaştı. Türkiye'de her üç emekliden ikisi, fiziksel yıpranmışlıklarına ve ileri yaşlarına rağmen geçinebilmek için güvencesiz, kayıt dışı ve düşük ücretli işlerde çalışmaya devam etmek zorunda bırakılıyor.




