Fransa’da patlak veren halk isyanı artık Avrupa’ya yayılıyor. Avrupa’nın tüm kentlerinde başta gençler olmak üzere halk ayaklanıyor, genel grevler başlıyor. İtalya, Almanya, İspanya, Yunanistan, Arnavutluk, Belçika… Liste uzayıp gidiyor ve her gün yenileri ekleniyor. Bu yazının yayınlanacağı gün olan Cumartesi Fransa’da yine büyük bir eylem var. Avrupa’nın refaha alışmış toplumlarına 40 yıl boyunca Atlantik sisteminde, halkı fakirleştiren, zengini ultra zengin yapan neoliberalizm dayatıldı, şimdi ise işler iyice bozulunca, onun gerçek yüzü olan faşizmin ayak sesleri sadece Avrupa’da değil dünyanın her yerinde duyuluyor. Eski Rothschild bankeri Macron’un istifası için sokağa dökülenlerin arasına karışan sivil polislerin yakıp yıkma ve yağma görüntüleri, Fransız Polis Sendikası tarafından toplanıyor. Macron, bu olayları bahane ederek sıkıyönetime geçmeye başladı. Fransa’nın çeşitli kentlerinde sokağa çıkma yasakları uygulanıyor. Fransız siyasi yorumcu Thierry Meyssan, Macron’un bu olayları provokasyonlarla tırmandırarak 2027 Nisan’ında yapılacak seçimleri tıpkı Ukrayna’da Zelensky’nin yaptığı gibi ertelemeyi düşündüğünü ileri sürdü. Çünkü kamuoyu desteği yüzde 10’lara inen Macron’un seçimi kaybetmesine kesin gözüyle bakılıyor. Macron’un bir diğer kozu da Rusya ile savaş. Böyle bir durumda da yine Zelensky gibi diktatörlüğünü ilan edebilir.
Yumurtalarını hiçbir zaman aynı sepete koymayan sermayenin yeni alternatifi ise Marine Le Pen’in partisi Ulusal Birlik. Daha önce göçmen karşıtı ve Rusya dostu diye aşırı sağ olarak yasaklanmaya çalışılan Le Pen, asıl tehlike olan ve son olaylarla birlikte oy oranları yükselen solcu başkan adayı Jean-Luc Melenchon’a karşı ehveni şer olarak görülüyor. Le Pen, ABD ve İsrail’den onay aldı bile. Trump, Fransa'da Le Pen'i destekleyebileceğinin sinyalini verdi: "Henüz tanışmadık, ama kötü muamele gördüğünü düşünüyorum. O muhafazakâr bir ses..." Almanya’da ise 10 trilyon doları aşan küresel sermayesiyle bir finans kapital devi olan Blackrock’un eski Almanya temsilcisi Merz, tıpkı Macron gibi yüzde 10’lara düşen kamuoyu desteğini Rusya ile savaş yoluyla kurtarmayı kafasına koymuş. Dedesi de bir Nazi olan Friedrich Merz, geçen haftaki bir konuşmasında, şu anki endişesinin Alman ekonomisi, Avrupa Birliği, hatta Amerika veya Çin olmadığını, en büyük kaygısının Alman toplumunu istikrarsızlaştıran Rusya'nın artan etkisi olduğunu söyledi. Yükselen aşırı sağ parti AfD (Rusya ile savaşa karşı) korkusuyla Merz resmen savaş ekonomisine geçiyor. ABD uyduluğu yüzünden hem ucuz enerjisini hem de sanayisini yitiren Almanya’da zorunlu askerliği getirmeye uğraşıyor. İngiltere derseniz o başka bir alem. Ukrayna’nın ardındaki asıl askeri güç olan Birleşik Krallık, etine buduna bakmadan Rusya ile savaşı kışkırtıyor. Çünkü Avrupa ekonomik olarak çöküyor ve tek çıkış olarak da, önceki iki dünya savaşında yaptıkları gibi yeni bir savaşı görüyorlar. İngiliz Kara Kuvvetleri Komutanı General Roly Walker geçen hafta, ülkenin savaşa hazırlanması gerektiğini ve siyasi liderlerin yakın zamanda halkla savunma ve güvenlik konusunda açık bir diyalog başlatacağını söyledi. Walker, İngiliz vatandaşlarının savaş için fedakârlık yapmaya hazır olması gerektiğini vurguladı. Avrupa Birliği de bu rüzgarın etkisinde elbette. Dedesi Nazi bir başka Alman siyasetçi olan Ursula Von Der Leyen ve AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Yüksek temsilcisi Estonyalı Maya Kallas, her gün Rusya’dan şikayet ediyor. Tüm sorunların kaynağı olarak Moskova’yı ve Putin’i gösteriyorlar.
Oysa Avrupa’nın asıl sorunu ABD’nin dümen suyunda kendi çıkarlarını göz ardı etmesinde yatıyor. Dünya çok kutuplu bir hal alır ve mal doğuya kayarken Avrupa’nın köhne neoliberal sermaye temsilcileri hala üstünlük taslıyor. Çin ve Rusya’yı düşmanlaştırarak batışlarını hızlandırıyorlar. Avrupa halkları ise her geçen gün daha fakirleşiyor ve işsizlikle mücadele ediyor.
İlk başta ben, Fransa’da patlak veren ateşe “Arap Baharı”ndan esinle “Avrupa Baharı” demiştim. Ama artık bunu bir bahardan çok sonbahara benzetiyorum. Avrupa, refahın ve uygarlığın imgesi olmaktan her geçen gün uzaklaşıyor ve iç çalkantıların, ekonomik gerilemenin sahnesi haline geliyor. Avrupa halkları bilinçlidir ve devrimci tarihsel kodlara sahiptir. Mutlaka bir gün üzerlerindeki ölü toprağını atacaklar. Ancak bu kolay olmayacak. NATO sistemi ve onun halk düşmanı Gladyosu yeni operasyonlara hazırlanıyor. Bu kez Ursula hanımın AB’si de işin içinde elbette. İtalya’da Kızıl Tugaylar’a soktuğu ajanlarıyla 1978’de Aldo Moro’yu öldüren Gladyo’nun yeni adı EUROGENDFOR. Açılımı; Avrupa Jandarma Gücü (EGF). Merkezi İtalya'nın Vicenza şehrinde, Chinotto kışlasında. 2007'de kuruldu. 2010'dan beri faaliyette. Yedi kurucu ülke: İtalya (Carabinieri), Fransa (Jendarmerie), İspanya (Guardia Civil), Portekiz, Hollanda, Romanya, Polonya. Litvanya ortak, Türkiye gözlemci. Kağıt üstünde Avrupa dışında bir "kriz yönetimi" gücü. Gerçekte ise, "toplumsal olay kontrolü" konusunda uzmanlaşmış, polis yetkilerine sahip bir askeri güç. En kötü yanı mı? Tamamen dokunulmaz. Binaları dokunulmaz. Arşivleri incelenemez. Üyeleri diplomatik dokunulmazlığa sahip ve faaliyet gösterdikleri devletin mahkemelerince yargılanamazlar. Evinize girebilen ve hiçbir yargıca, parlamentoya hesap vermeyen silahlı bir polis gücü.
DİMYAT’A PİRİNCE GİDERKEN EVDEKİ BULGURDAN OLMAK
Libya Temsilciler Meclisi'nin Türkiye ile imzalanan deniz yetki alanları mutabakat zaptını oylaması Doğu Akdeniz’de jeopolitik bir deprem etkisi yarattı. Özellikle Yunanistan, İsrail ve Mısır açıkça bunu bir saldırganlık göstergesi olarak yorumladı. Karşımızdaki cephe de netleşti. Bu cepheye AB Komisyonu Başkanı Ursula hanım da katıldı. X’teki mesajında “Bu anlaşma, üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmekte, Deniz Hukuku'na aykırıdır ve geçersizdir. Yunanistan ve Kıbrıs (Rum kesimi) ile dayanışmamızı yeniden teyit ediyoruz.” Saflar netleşti. Son dönemde arkasını sağlam zanneden Yunanistan, karasularını 12 mile çıkarma naraları atıyor, Girit’ten Kıbrıs’a deniz sahamızdan elektrik hattı döşeme işlerine girişiyor. Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Gerapetritis, daha yeni karasularını 12 mile genişleteceklerini belirtti. Bu açıkça savaş sebebidir.
Hal böyleyken biz ne yapıyoruz? Mekke Anlaşması ile Suudi Arabistan’a silahtan başka asker bile göndermeye kalkıyoruz. Hem de ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı an meselesiyken (belki bu yazı çıktığında saldırmış olurlar). Yemen’deki Husilere karşı kurulan koalisyonda Doğu Akdeniz’de bizim karşımızda kim varsa onlar var. Doğu Akdeniz ve hatta Karadeniz’de işler karışıkken Somali’de, Arabistan’da ne işimiz var? Bu ne perhiz ne lahana turşusu mu? diyelim yoksa Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma tehlikesinden mi söz edelim!