Yunan Paranoyası

Yunanistan İngiliz Borsası’nda kurulmuş vekil bir devlettir. Tıpkı Siyonizm gibi İngilizlerin yarattığı romantik ve sahte bir Grek-Avrupa medeniyeti anlatısı üzerine inşa edilmiştir. Ama özünde vekil bir devlettir. Yunan halkı esasen Anadolu insanının bir devamıdır ve antik Helen ile doğrusal bir irtibatı da yoktur. Ama işte vekil bir devlet olursanız, tepenize İngiliz Kraliyet ailesinden bir de kral oturtulursa kaderiniz baştan çizilmiş olur.

Tüm varlık sebebini Türk düşmanlığı ve paranoyası üzerine oturtan (Balkanlar ve Anadolu’da yaptığı Türk soykırımını içselleştiren) bir ülkenin sağlıklı düşünmesini ve hareket etmesini bekleyemeyiz. 1919’da o dönem İngiltere’nin temsil ettiği Batı Emperyalizmi adına İzmir’e çıkan Yunan ordusuyla bugünkü zihniyet pek de farklı değil.

İngiltere’nin yerini ABD aldı, Venizelos’un yerini ise Miçotakis. Hoş, Venizelos daha sonra Atatürk ile iyi ilişkiler kurdu ve Ege bir dönem barış denizi olmuştu.

Bugün ise paranoyası artık paranoid şizofreniye dönüşen Yunanistan, aklınca zayıf döneminde yakaladığı Türkiye’den netice almaya kalkıyor. Gözünü KKTC’ye dikti. Bolca üs verdiği ABD, Avrupa ve İsrail’i arkasında durur sanıyor. Tarihten ders almıyor.

Dediğim gibi, özünde Yunanistan vekil bir devlettir. 1945 Yalta’da ABD’nin vesayetine bırakılmış ve NATO üyeliğiyle tam bir vesayet altına girmiş ve gaza gelmiştir. Türkiye ise NATO üyesi olsa da Batı bilinçaltında hep “frenemy” (yani dost görünümlü düşman) oldu.

“Ege’nin doğu kıyısındaki radar ekranları bozuluyor, çünkü elektronik harp uçakları Türk hava savunmasını engellemiş. Az sonra Rafale ve F-16 Viper’lar Batı Anadolu’daki üsleri vuruyor. Limanlarda demirli çıkarma gemileri hedef alınıyor. Yirmi dördüncü saatin sonunda Washington, Brüksel ve NATO karargâhı aynı anda devreye giriyor, ateşkes dayatılıyor ve Atina masaya kazanmış tarafın rahatlığıyla oturuyor.”

Bu bir film senaryosu değil. Yunanistan’ın en köklü gazetelerinden Ta Nea, bu kurguyu sayfalarına taşıdı. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atina’ya gitti ve Yunanistan’ı “vazgeçilmez” bir NATO ortağı ve “jeopolitik belirsizlikle“ damgalanmış bir bölgede istikrarın temel taşı olarak niteledi. Üstüne tatlı olarak da 4 milyar dolarlık yeni bir savunma anlaşması imzalandı.

Amiral Cem Gürdeniz’in de dediği gibi, Türkiye ve Yunanistan’ın yeniden dost olabilmesi için 10 bin kilometre ötedeki bir patrondan ve onun vesayet örgütü NATO’dan kurtulmaları gerekiyor. Atatürk ve Venizelos bu sayede bir barış dönemi yaşatmışlardı. Emperyalistin burnunu soktuğu her yer, 5 bin yıllık “böl ve yönet” ilkesiyle var olur. ABD, Yunanistan (Rusya’ya ve kontrolden çıkarsa Türkiye’ye karşı) ve Türkiye’yi (Rusya, Yemen ve İran’a karşı) kendi çıkarları için kullanmanın peşinde. Oysa Atina ve Ankara’nın bu işte hiçbir menfaati yok. Ege’de barış için emperyalizmin prangasından (ve paranoyasından) kurtulmak şart.

Patavatsız Trump ve HalkTV

Siyasi gözlemciler, HalkTV’ye el konma sebebini Kılıçdaroğlu’nun şikayetine ve 14 Ekim’de İmamoğlu’nun savunmasının başlayacak olmasına bağladı. Hatta bazıları fon skandalının gündemden düşürülmesine de yordu. Ama bence asıl sebep HalkTV Washington temsilcisi Serra Karaçam’ın Trump’a sorduğu o soruydu: “Türkiye'yi Yemen'e karşılık vermeye davet edecek misiniz?”

Trump ne dese beğenirsiniz?

“Yapabilirim. O harika biri. Bildiğiniz gibi, benim çok yakın dostum, bunu yapabilirim. Türkiye Cumhurbaşkanı’na büyük saygım var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum.”

Türkiye’nin asker de göndereceğini ima eden bu cevap Türkiye’nin Suudi Arabistan ile Yemenli Husilere karşı ittifak beyanını çok ciddi ve siyasi açıdan eleştirel bir duruma soktu. Halk tabiriyle “bir çuval inciri berbat etti!”

Koskoca Trump cezalandırılacak değildi ya, soruyu soran muhabirin kanalı kırmızı kart gördü!

Öyle ya, Trump ile dostluk kolay değil. Bakın en son yaptığı açıklamada “müttefiki” Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ı ne hale soktu:

"Beni sıradan bir Amerikan başkanı sanıyordu; bana yaltaklanmak zorunda kalmayacağını düşünüyordu. Şimdi ise bana karşı iyi davranmak zorunda. İyi davransa iyi eder."

“Kardeşim İlham”dan nereye?

Hükümetin dış politikayı yönetme biçimi sıkıntılı. Azerbaycan’ın okullarda yasakladığı başörtüsü, Ankara-Bakü ilişkilerini ciddi bir krize soktu. Bunun asıl sebebi ise Cumhurbaşkanı Danışmanı Oktay Saral’ın attığı bir twitti. Saral şöyle diyordu: “Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin eğitim hakkının engellenmesi kabul edilemez! İnancı gereği başını örten bir öğrenciyi okul kapısında bırakmak, hangi vicdana, hangi adalete sığar? Başörtüsü engel değil, inancın gereğidir! Eğitim hakkı hiçbir ideolojik dayatmaya kurban edilemez! Azerbaycan’ın bu yanlıştan bir an önce dönmesini bekliyoruz.”

Şimdi, gazeteci veya vatandaş olarak medyada veya sosyal medyada bir ülkeyi, yönetimi eleştirebilirsiniz. Bunlar çok da önemsenmez. Bakü’nün İsrail ile yakın ilişkileri mesela Türkiye’de haklı olarak tepkilere yol açıyor. Ama dediğim gibi, bunlar resmiyetin, diplomasinin dışında kalan seslerdir, pek önemsenmez. Ama bir ülkenin asli yöneticisi olan Cumhurbaşkanı’nın danışmanı olarak açıklama yaparsanız, işte bu ciddiye alınır. Üstüne, bu açıklamanın ardından Azerbaycan diplomatik temsilciliklerine yönelik eylemler yapılırsa o daha da kötüye işaret eder. Örnek vermek gerekirse, Rusya Başkanı Putin’in danışmanı Yuri Uşakov bir açıklama yaparsa o Kremlin’in resmi görüşü olarak alınır. Saral’ın açıklaması da Ankara’nın resmi görüşü olarak kabul edilir. Türkiye ile soydaşlığa dayalı derin dostluk ilişkisi içinde bir ülkenin içişlerine böylece müdahale etmek yanlıştır. Kaldı ki benzer yasaklar tüm Türki Cumhuriyetlerde vardır. Azerbaycan’dan gelen sert resmi tepkilere işte Saral’ın açıklaması yol açtı. Bunu tamir etmek için Bakü’ye giden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan havaalanında spor bakanı tarafından karşılandı. İlginç bir tesadüf de Fidan ile İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un aynı zamanda Bakü’de bulunmasıydı. Üstelik Herzog, Azerbaycan uçağıyla Türk hava sahasından uçtu! Bakü’deki konferansta Suudi Arabistan, Pakistan ve Katar’dan da temsilciler vardı. Fidan’ın Azerbaycan’daki gündeminde sadece başörtüsünün olduğunu düşünmek saflık olabilir.

Neyse, önemli olan Türkiye-Azerbaycan kardeşliğinin bozulmamasıdır. Umarız bu kriz atlatılır.