Ortaçağ’da bizim modern anlamda anladığımız ayıp duygusu yoktu. Ayıp ya da utanma duygusu bazı konulardaki sırlara dayanıyordu. Ortaçağ çocuğu kendi kültürü içinde, büyüklere özgü tüm davranışları gerçekleştirebiliyordu. Yedi yaşındaki bir erkek çocuk savaşma ve âşık olma kapasitesi hariç, her yönüyle bir erkekti. Kesinlikle ayrı bir çocukluk dünyası yoktu. Çocuklar yetişkinlerle aynı oyunları, aynı oyuncakları ve aynı masalları paylaşmışlardı. Yaşamlarını yetişkinlerle birlikte sürdürmüşlerdi. Amerikalı tarihçi yazar Barbara Tuchman’a göre bebeklik yedi yaşında biter ve yetişkinlik dönemi başlardı, arada başka dönem yoktu. Çünkü aradaki dönemde hiç kimseye ihtiyaç duyulmuyordu. Çocuk yetiştirme üzerine yazılmış kitap yoktu. Çocuk edebiyatı gibi alanlar oluşmamıştı. Edebiyatta çocukların başlıca rolü ölmekti. Genellikle suda boğularak ya da terk edilerek ölürlerdi. Çocuklar tablolarda minyatür yetişkinler olarak çizilmişti. Kundaklık elbiseleri giyme dönemi biter bitmez çocuklar kendi toplumsal sınıflarının yetişkinleri gibi giydirilirdi. Yetişkinlerin ve çocukların dili de aynıydı. Çocukların önünde cinsel konular tartışılabiliyordu. Cinsel dürtülerin gizlenmesi büyüklere yabancıydı. Çocukları cinsel sırlardan koruma fikri bilinmiyordu. Her şeye izin veriliyordu. Çocuklar her şeyi işitiyor ve görüyorlardı. Brueghel’in içkiden sarhoş olan erkek ve kadınları gösteren, her birinin dizginlenmemiş bir şehvetle yürürken çizdiği sıradan bir Köy Düğünü tablosunda, yetişkinlerle yemek yiyen ve içki içen çocuklar da vardır. Brueghel tablolarının bize gösterdiği şeylerden biri de ayıp düşüncesinin ve ayıp sayılabilecek şeyleri çocuklardan saklamanın isteksizliği ve yetersizliği, kibarlık ve nezaket denen şeyin yokluğuydu. Erasmus da Diversoria adlı yapıtında bize bir Alman hanının canlı bir görüntüsünü şöyle aktarıyor: “ 80 ya da 90 kadar kişi birlikte oturuyorlar. Aralarında hemen tüm toplumsal kesim ve yaşlardan insanlar var. Kalabalık içinde bir kişi elbise yıkıyor, diğeri de yıkanan elbiseyi kuruması için sobanın yanına asıyor. Bir diğeri de masanın üzerinde botlarını temizliyor. Birinin elinde el yüz yıkamak için büyük bir kâse var, fakat içindeki su kirlidir. Sarımsak türünden bir koku odanın her tarafına yayılmış. Yerlere sık sık tükürülüyor. Herkes ter içinde, çünkü oda aşırı derecede ısıtılmış. Bazıları burunlarını elbiselerine siliyorlar ve bu hareketi yaparlarken orada bulunanlara arkalarını dönmüyorlar. Yemek getirildiğinde, herkes aynı kaba ekmeğini daldırmaktadır. Çatal kullanılmamaktadır. Herkes eti elleriyle aynı tabaktan almakta, şarabı aynı kadehten içmekte ve çorbayı da aynı kâseden yudumlamaktadır” Neil Postmann’a göre Ortaçağ dünyasında okuryazarlığın, eğitim düşüncesinin ve ayıp fikrinin olmaması, çocukluk fikrinin oluşmadığının göstergeleridir. Burjuvazi ile birlikte Aydınlanma çağında çocukluk fikri de gelişmiş, Charles Dickens’ın romanlarında etkileyici biçimde aktardığı gibi, Sanayi Devrimi’nin yaşandığı 19 uncu yüzyıl çocuk işçi ve çocuk emeği sömürüsünün zirveye ulaştığı yüzyıl olmuştur.
…………………………………

= U T F 8 B A2 Fkx L Frw7 Z5W7Wuan Bn =
KADIKÖYÜ’NÜN ROMANI

Satırların, sayfaların, sözcüklerin altını çizerek okuyan var mıdır? Ben bu şekilde okurum. Bilmediğim sözcükleri veya kavramları not eder, öğrenir, öyle okumayı sürdürürüm. Böyle okumamın nedeni, romanı kent kültürü ve toplumsal tarihin en önemli aynası ve arşivi olarak görmemdir. Bunun da ayrı bir keyfi var. Edebi bir tür olmasının ötesinde; toplumların geçirdiği dönüşümleri, kentleşme evrelerini ve gündelik yaşamı ayrıntılarıyla kaydeden tarihi bir belge niteliği taşır romanlar.
Safiye Erol’un 1938 yılında yayımlanan Kadıköyü’nün Romanı da böyle bir belge niteliğini taşır. Erken Cumhuriyet döneminin kent kültürünü, sosyal dönüşümünü ve aydın zümrenin zihniyet dünyasını anlamak bakımından paha biçilemez bir tarihî ve sosyolojik belgedir. Roman, 1930-1940 yılları arasında Kadıköy’de yaşayan modern, eğitimli ve burjuva altı gencin ilişkileri üzerinden dönemin ruhunu yansıtır. Osmanlı döneminde sakin bir sayfiye yeri olan Kadıköy, bu romanda Cumhuriyet'in getirdiği "yenilenme" ve "modern yaşam" ideallerinin gündelik hayattaki vitrini olarak karşımıza çıkar. Osmanlı döneminde sakin bir sayfiye yeri olan Kadıköy, bu romanda Cumhuriyet'in getirdiği "yenilenme" ve "modern yaşam" ideallerinin gündelik hayattaki vitrini olarak karşımıza çıkar. Kadıköy; kozmopolit, çok kültürlü, Batılı eğlence tarzı ile geleneksel Türk-İstanbul asaletinin iç içe geçtiği "melez bir habitus" olarak tasvir edilir.

= U T F 8 B A2 Fkx L Frw7 Z5 Lmpw Zw== =

Fener Burnu, Moda ve Kalamış gibi mekânlar modern kentsel sosyalleşmenin merkezidir. Romanın bir yerinde Fenerbahçe kulübünün sonradan yanan binasını, toplantı salonunu, dışarıdaki kestane ağaçlarını, derenin karşısındaki stadı, hangi takımla oynadığını tarihi bir belge gibi anlatıyor Safiye Erol. Bu bilgiler bir başka yazılı kaynakta zor bulunur: “Fenerbahçe Kulübü’nün Kurtuluş’la maçı vardı; Necdet gazetesi için o cumanın spor haberlerini yazacaktı. Bloknotunu çıkardı. Fakat maç o kadar tatsız, faullü bir şey oluyordu ki seyrine tahammül edemedi. Meslek hayatında ilk defa olarak adam sende dedi, neticeyi sorar bir şey yazarım. Sahadan ayrıldı, kulübe gitti. O zamanlar, yani 1931 senesi, eski kulüp binası yanmamıştı. Zemin katındaki içtima salonuna büyük bir çay masası kurulmuş, krizantemlerle donatılmıştı. Herkes derenin karşı yakasındaki sahaya gittiği için ortalıkta kimseler yoktu. Necdet kestaneler altındaki sıralardan birine oturdu ve o vakit sabahtan beri yürümekten ne kadar yorulduğunu anladı. Sırtını arkalığa verdi. Başını geri atarak gözlerini kapadı.” Yine aynı romanda “kumluk” adı verilen bir alandan söz edilir. Buranın sahilde ve kumluk bir alan olduğu anlaşılır. Bugün burası Kadıköy Vapur İskelesi’nin arkasındaki Haldun Taner Sahnesi, eski Belediye ve İtfaiye Binasının bulunduğu alandır. Romandan bir başka örnek: “Mühürdar caddesinde kilise meydanına yakın bir mevkide Mardik’in Meyhanesi denilen bir kışlık gazino vardır. Orhan’la Necdet akşamları orada buluşuyorlardı. Kunduracı Baha, bazı onlara katılıyordu. Mükerrem, böyle yerleri beğenmez, bir arkadaşla içmek istediği vakit muhakkak İstanbul’a geçerdi. Mardik’in Meyhanesi enteresan bir yerdi. Alelade bir gazino odasından arka tarafa geçilince orada kış bahçesinden bozma bir küçük salon vardır. Orta yerde, saksılarla süslü havuzuyla biraz Şam evlerini hatırlatır.” Mühürdar’daki Mardik’in Meyhanesi denilen yer Koço’nun mekânıdır. Muhtemelen Mardik oranın şef garsonu filan olmalı. Konstantinos Koço Korontos bu mekânı 1928 yılında açmış, daha sonra 1964 yılında Moda Deniz Kulübü’nün karşısında bulunan şimdiki yerine taşınmıştır. Birkaç basamakla inilen alt tarafta Aya Ekaterini Ayazması bulunmaktadır. Romanlar böyle; semtten semte, mekândan mekâna keyifli bir gezinti. Her roman ayrı bir dünya.
………………………….

= U T F 8 B E W Vua S Bk Y Wxn Y S5Qc Gc= =

YENİ DALGA’NIN SOĞUK VE ALIMLI YÜZÜ
Birinci Dünya Savaşı’nın şoku tam atlatılamamışken, çok daha büyük bir deprem oldu. İkinci dünya savaşı ve artçı depremleri ile Avrupa yeni bir döneme girdi. Modernitenin yıkılan pek çok kurumu ve akımı ile birlikte, Avrupa’nın aydınlanma idealleri, insan, bilim, toplum, politika kabulleri sorgulanmaya, didiklenmeye başlandı. Sorun nerede, diye aranırken modernitenin kabul ve algıları ağır bir eleştiriye maruz kaldı. Artık hiçbir şeye eskisi gibi bakılamayacak ve bir post-modern, post-sömürgecilik, post-yapısalcılık gibi “postlar” dönemi başlayacaktı. Avrupa’da bu dönemin sineması Yeni dalga; devrimci olmaktan çok isyankârdı. Birçok tabuya saldırmış, ahlaki ve siyasi sansürlere meydan okumuş, mali çevrelerin ve sendikaların iktidar ve alışkanlıklarına karşı çıkmış bu da yetmemiş yıldız sistemini reddedip, teknik kalite yönünden özgürleşmişti.

= U T F 8 B E W Vua S Bk Y Wxn Y S Bj Y Wh0A G Vya W5L Ln Bu Zw== =

Bu akımın başlıca öncüleri François Truffaut, Jean-luc Godard, Eric Rohmer, Claude Chabrol, Alain Resnais ve Jacques Rivette birbirlerine benzemeyen filmler üretirken kendilerinden sonraki nesli de etkilemişti.
Mesafeli, gizemli ve zarif duruşuyla Fransız Yeni Dalga Sineması’nın ve döneminin en önemli ve en ikonik yüzlerinden biriydi. Catherine Deneuve. Soğuktu, moderndi, mesafeliydi ama tutkulu ve büyüleyiciydi. Fakülte yıllarında, Ankara sinemalarında filmlerini hiç kaçırmazdık. Yeni Dalga akımıyla birlikte, Amerikan sinemasının büyük bütçeli filmlerine, yerleşik sinema anlayışına karşı çıkan, tripot kullanmayan, sinemayı sokağa taşıyan, altmışlı yılların gençleriyle birlikte toplumsal ve siyasal tabulara meydan okuyan auteur yönetmenlerin vazgeçilmez oyuncusu olarak Avrupa sinemasında yerini almıştı. Yakın zamana kadar günde üç paket sigara içen, korkusu nedeniyle hiç sahneye çıkmayan Deneuve, 70 yıllık sinema kariyerinde benim için de unutulmaz olan; Cherbourg Şemsiyeleri, Gündüz Güzeli, Son Metro, Açlık gibi filmlerin yanı sıra Rochefort’un Genç Kızları, Tiksinti, Evlenmekten Korkmuyorum, Kırmızı Çizmeli Kadın gibi filmlerle sayısız ödül aldı. Deneuve bugün 82 yaşında ve film çalışmalarını sürdürürken, koleksiyoncu Sébastien Cauchon ile birlikte Marilyn Monroe'ya adanmış özel bir fotoğraf albümü ve inceleme kitabı hazırlamış ve Monroe hayranlarının ilgisine sunmuş bulunuyor. Kitapta, Marilyn Monroe'nun set arkası fotoğraflarıyla birlikte az bilinen fotoğrafları var.
……………….


MERAKLISINA NOTLAR
Bir dönem evcil hayvan niyetine; Gerard de Nerval ıstakoz, Charles Baudelaire yarasa, Henrik İbsen akrep, Anton Çehov turna, Louis Stevenson da sıpa beslemişti.

Ece Ayhan Başıbozuk Günceler’de Cemal Süreya’nın Kadıköy Acıbadem’de sobalı bir evde oturuyorken, geçen soğuk kışlardan birinde, kömür bittiğinde oğlu Memo üşümesin diye kimi Papirüs Dergilerini yakmak zorunda kaldığını yazmıştı.

Proust mızmızdan öte evhamlıydı. Kalemi yere düşse mikrop kaparım korkusuyla ona bir daha dokunmazdı.

Beethoven gün doğarken kalkar ve işin başına oturmak için fazla zaman kaybetmezdi. Kahvesini büyük bir özenle hazırlardı. Her fincan için altmış kahve çekirdeği olmalıydı, dozu ayarlayabilmek için onları teker teker sayardı.

Ahmet Mithat Efendi, “Paris’te Bir Türk” adlı romanını Paris’i görmeden kaleme almıştı. Kafka da “Amerika” adlı romanını Amerika’yı görmeden yazmıştı.

Dünyanın en büyük kütüphanesi, Washington D.C. deki Kongre Kütüphanesi’dir. Bu kütüphane yaklaşık 170 milyon eserden oluşan devasa bir koleksiyona sahiptir. Koleksiyonunun 38 milyonu kitap, kalanı da süreli yayınlar, el yazması, harita, fotoğraf, afiş, plak, bant v.d. den oluşmaktadır. İkinci büyük kütüphane de Londra’daki British Library’dir.

Semerkant, Işık Bahçeleri ve Afrikalı Leo gibi romanlarıyla tanıdığımız Amin Maalouf’un babası Ruchdi Maalouf, 1912 yılında öğretime başlayan Buca Kızılçullu’daki Amerikan Koleji’nde coğrafya öğretmeni olarak çalışmıştı. Eski başbakanlardan Adnan Menderes bu okuldan mezundu.