Sanatın mevsimi (sezonu) yoktur ve nicedir kullanılmıyor ama özellikle sahne sanatları için –turneler hariç- yaz mevsimi bir yandan dinlenme, bir yandan da yeni döneme hazırlık zamanıdır. Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları gibi kurumlar için 15 Ağustos, tatilden dönüşü, sözleşmelerin imzalanmasını ve provaların başlangıcını işaret eder. Elbette daha önceden, yönetici kadro ve ilgililer yeni dönemde uygulanacak repertuvar ve öteki hazırlıklar için “Koordinasyon Toplantıları” yaparlar. Özel tiyatrolarda da oyun seçimleri yapılmış, kadrolar belirlenmiş ve sıra asıl meselelere gelmiştir. Bütçe oluşturmak, prova ve oynanacak sahneleri belirlemek, organizatörler, yerel yönetimlerin oyun programlarına girebilmek, vergisi algısı sigortası kirası şusu busu, öf ki öf!

Fazla değil 25-30 yıl kadar önceki gazete, radyo ve televizyon yayınlarında, bu günler hakkında programlar yapılırdı, repertuvarlar açıklanır, gerekçeleri kamuyla paylaşılır ve başta siyasiler olmak üzere, tiyatro dünyası kutlanır ve başarılar dilenirdi. Kuşkusuz o günlerde de pek çok ağır sorun vardı. “Düşünme ve ifade etme özgürlüğünün” en estetik ve düşünsel yolu olan sanatın önüne antidemokratik, kaba, saygısız bariyerler o günlerde de konuyordu. Genelde sanatın, özelde tiyatronun özünü, sözünü, duruşunu, onurunu ve sorumluluğunu yozlaştıranlar, hayattan kaçıranlar elbette sahnede de izleyici koltuğunda da bol bol vardı. Ama üniversitelerin ilgili bölümlerinden sanat topluluklarına, basın dünyasından sanatsal örgütlenmelere çok saygın, onurlu, kararlı ve ahlaklı duruşlar da vardı.

Bu güzel, neşeli, umutlu, coşkulu olunması günlerde, niyetim ne keyif kaçırmak, ne karamsar bir fotoğraf yaratmak. Ama böyle yapmayacağım diyerek gerçekleri gizlemek, en az sahneden yalan söylemek, göz boyamak ve hayata ihanet etmek kadar ahlaksızlıktır. Böyle davranmamak için, Başöğretmenin “Tiyatro, bir memleketin kültür seviyesinin aynasıdır”, “Sanatkâr, toplumda uzun mücadele ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır” sözlerinin ne anlama geldiğini düşünmek ve bir kaç beyin hücresine mesai yaptırmak yeter.

Sıklıkla yinelerim, bana göre sanat, hayattan aldığını estetik ve düşünsel bir süzgeçten geçirdikten sonra hayata, eylem alanının gereklerine yakışır biçimde iade etmektir. Bu nedenle sanat, hayata düşünsel ve estetik açıdan müdahale etmektir. Çok genel söylemle, olana dikkat çekip, olması gereken üstüne çıkarımlarda, öngörülerde, teklif ve temennilerde bulunmanın kapısını penceresini açmaktır. Tiyatronun bir “ayna” olduğunun sıklıkla vurgulanması, “yüzünüz çarpıksa aynaya kızmayın” sözüne varılması bundandır. Görevi de işlevi de bin yıldır budur ve hep bu olacaktır. Başta devlet olmak üzere, otoritenin, sistem yürütücülerinin sanata uzak durmasının, sürekli don biçmeye kalkmasının ve sanatın “muhalif” duruşunu düşmanlaştırmasının nedeni budur. Ama öte yandan, bireyi ve toplumu kendi kalıplarına uygun hale getirmek için, dönüp dolaşıp sanatı kullanmaya kalkması da, trajikomik bir çelişkidir. Konuyu dağıtmayalım, nasılsa sık sık bu konuya dönmek zorunda kalıyoruz.

Peki, yeni bir döneme tiyatrolar nasıl hazırlanır? Yine sıklıkla söylediğim ve kimi köşe kafalıların anlamamakta ısrar ettiği ama hayatın sürekli anımsattığı bir gerçek vardır: bir tiyatronun yapacağı en son iş oyun sahnelemektir. Örneğin “şehrin tiyatrosu olma” iddiasına sahipseniz, kadrolaşmanızdan bütçenize, bağlı olduğunuz ana yapıyla kurumsal ilişkilerinizin tutarlığına, teknik-estetik alt yapınızdan şehir dinamikleriyle tutarlı ve sürdürülebilir ortaklık-paydaşlık öngörülerinize ve somut işlerinize, iddianızı kanıtlamak ve göstermek zorundasınız. Bunları sağlamadan, otuz oyun seçseniz ne olur, seksen oyun sahneleseniz ne olur? Ne olduğu, geçtiğimiz dönemler ve oyunlardan çok “tiyatro olamamanın” yaşattığı sorunlar herhalde yeterince göstermiştir ve göstermektedir. “Sanat Ekonomisi”, “Sanat Toplumbilimi”, “Yerel Yönetimlerde Kültür ve Sanat Politikası”, “Sanatsal İşlerde İnsan Kaynakları Yöntemleri” gibi disiplinler arası bir hazırlığa, liyakate, kamu kaynaklarını doğru ve tutarlı kullanmaya ve en önemlisi bütün bunlara yön verecek bilgi-görgü-duruş bütünlüğüne sahip değilseniz. Olmadı, olmuyor, olmayacak.

Umuyor ve diliyorum ki yeni sanat mevsimi, genelde ülkemiz özelde İzmir için söylemeye ve anımsatmaya çalıştığımız gereklere yakışır biçimde geçer. Kolay gelsin!