SEMİ TEKTAŞ / Madenlerde, fabrikalarda ve inşaatlarda yükselen her feryat, bir ailenin daha ocağına düşen ateş oldu. Türkiye’de son beş yılda 9 bin 947 işçi ekmek parası uğruna çıktığı evine geri dönemedi. Bunlar içinde yer alan 355 çocuk işçi ise iş cinayetleri tablosunun en acı yüzünü ortaya koydu. İş kazası ölümlerinin 398’i İzmir’de yaşandı. Kaybedilen canların ardında susturulmuş hayatlar ve cevapsız kalan adalet çağrıları ile yarım kalan hayaller, yetim çocuklar ve dinmeyen gözyaşları kaldı.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verilerine göre Türkiye’de 2021-2025 yılları arasında en az 9 bin 947 işçi, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Son iki yılda yıllık iş cinayeti sayısının yeniden 2 bin sınırına yaklaşması, iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yapısal sorunların devam ettiğini gösteriyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verileri de Türkiye’nin çalışan başına düşen iş kazası oranında dünya ortalamasının üzerinde yer aldığını ortaya koyuyor. Aynı dönemde 355 çocuk işçi ile 65 yaş ve üzeri 559 emekçi hayatını kaybetti. İzmir’de ise son beş yılda en az 398 emekçi yaşamını yitirdi.
ÇOCUK İŞÇİ ÖLÜMLERİNDE ZİRVE 2025’TE
Verilere göre 2025 yılında 2 bin 105 emekçi hayatını kaybetti. Yaşamını yitirenlerin 94’ünü çocuklar, 126’sını ise 65 yaş ve üzeri çalışanlar oluşturdu. İllere göre sıralamada İstanbul 277 ölümle ilk sırada yer alırken, İstanbul’u 75 ölümle İzmir ve 71 ölümle Antalya takip etti.
2024 yılında bin 897 emekçi yaşamını yitirdi. Hayatını kaybedenlerin 81’ini çocuklar, 96’sını ise 65 yaş ve üzeri çalışanlar oluşturdu. İllere göre sıralamada İstanbul 286 ölümle ilk sırada yer aldı. İzmir 76 ölümle ikinci, Antalya ise 66 ölümle üçüncü sırada yer aldı.
2023 yılında toplam bin 932 emekçi hayatını kaybetti. Çocuk işçi ölümlerinin 54’e gerilediği yılda, 65 yaş ve üzeri 95 emekçi yaşamını yitirdi. İstanbul 274 ölümle ilk sırada yer alırken, İzmir 58 işçi ölümüyle en fazla iş cinayetinin yaşandığı yedinci kent oldu.
EN AZ İŞÇİ ÖLÜMÜ 2022’DE
2022 yılı, bin 843 ölümle son beş yılda en az işçinin yaşamını yitirdiği yıl oldu. Hayatını kaybedenlerin 64’ünü çocuk işçiler, 99’unu ise 65 yaş ve üzeri çalışanlar oluşturdu. İstanbul 256 işçi ölümüyle ilk sırada yer alırken, İstanbul’u 87 ölümle İzmir ve 64 ölümle Bursa takip etti.
65 yaş ve üzeri işçi ölümlerinde zirve 2021’de
Son beş yılda 65 yaş ve üzeri çalışanların en fazla hayatını kaybettiği yıl 2021 oldu. Aynı yıl 62 çocuk işçi yaşamını yitirirken, toplam 2 bin 170 emekçi hayatını kaybetti. İzmir, 102 işçi ölümüyle iller sıralamasında ikinci sırada yer aldı. 2021, İzmir’de aynı zamanda son beş yılda en fazla işçi ölümünün yaşandığı yıl oldu.
‘DİRENÇ NOKTASI BULUNMUYOR’
Hayatını kaybeden işçilerin büyük bir kısmını sendikasız işçilerin oluşturduğunu söyleyen İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi İzmir İl Temsilcisi Mustafa Güven, “Sayı tabii ki olağanüstü. Bu durum, özellikle Türkiye’deki üretim tarzıyla ilgili. Kayıt dışı üretim çok fazla. Özellikle tarım ve inşaat gibi sektörlerde hükümetin politikaları da daha çok kayıt dışı alanları besleyecek sermaye akışları üzerine kurulu. Temelde sermaye akışı, kayıt dışı işçi çalıştırmaya dayanıyor ve yatırımlar daha çok kayıt dışılığın yaygın olduğu alanlara yöneliyor. Rant alanları dediğimiz inşaat sektörü, barajlar gibi kayıt dışı işçinin yoğun biçimde çalıştırılabileceği sektörler öne çıkıyor. Tarım işçiliğinde hem sendikasız hem de sigortasız çalışma yaygınlaştı. Dolayısıyla burada doğal olarak örgütsüzlük ve sendikasızlık öne çıkıyor. Sözde bir işçi sağlığı yasası olsa bile işçilerin yüzde 95’inin sendikasız olduğu bir ülkede, sendika olmayınca işçiler bu kurallardan ve yasalardan faydalanamıyor. Sermayenin kuralsız çalışma biçimlerine karşı işçileri örgütleyecek, çalışma koşullarını daha kurallı hale getirecek bir direnç noktası da bulunmuyor” şeklinde konuştu.
‘KURALSIZLIK YAYGINLAŞIYOR’
Emek alanında kuralsızlığın kural olarak kabul edildiğini ifade eden Güven, “Türkiye’de özellikle pandemiden sonra sermaye akışı daha çok mülteci işçilik, tarım işçiliği gibi kayıt dışı çalıştırmanın yaygın olduğu alanlara yöneldi. Pandemi dönemi bu açıdan adeta bir laboratuvar oldu. İşçiler, tam kapanma dönemlerinde bile fabrikalarda kuralsız biçimde, ölüm pahasına çalıştırıldı. Pandemi döneminde iş cinayetleri rekor kırdı. Tarımda ve inşaatta, normalde çalışılmaması gereken dönemlerde bile üretim sürdürüldü ve iş cinayetleri arttı. O dönemde ortaya çıkan bu üretim tarzı ve kayıt dışı çalıştırmanın yaygın olduğu alanlara doğru sermaye akışı, bugünkü hükümet politikalarıyla da aynen devam ediyor. Mülteci işçiler çoğunlukla kayıt dışı çalıştırılıyor. İnşaatta, tarımda ve madencilikte kayıt dışılık sürüyor. Hâlâ kayıt dışı madenler çalıştırılıyor. Dolayısıyla emek alanında kuralsızlık yaygınlaşıyor” dedi.
UCUZ İŞ GÜCÜ ARTIYOR
Ucuz iş gücünün yaygınlaştığının altını çizen Güven, “Emeklilik yaşının arttığı, işsizliğin bu kadar yaygın olduğu bir ortamda işçilerin reel ücretleri de düştü. Dolayısıyla kuralsız çalışma da arttı. Sendikasız işçi sayısı artınca toplam işçi ücretleri de düşüyor. İnsanların temel yaşamı yalnızca ücretle bağlantılı hale geliyor. Kira ve temel tüketim maddelerine ulaşabilmek en önemli mesele olarak görülüyor ancak işçi sınıfının yaşam standardı geriye gidiyor. Kuralsız çalışmanın, sendikasız ve sigortasız çalışma biçimlerinin, esnek ve güvencesiz çalışma modellerinin yaygınlaşması kamu emekçilerini de etkiliyor. Asgari ücretin açlık sınırının yarısı civarında olduğu bir yerde temel kaygı, bir iş bulmak ve temel giderleri karşılamak oluyor. Böyle olunca sendika ve sigorta gibi konular maalesef geri planda kalıyor. İşçi sendikasız ve örgütsüz olunca sermaye de kuralsız çalışma biçimlerini daha rahat uyguluyor” değerlendirmesinde bulundu.
‘MALİYETİ ÇOK DÜŞÜK ÖNLEMLER’
Düşük maliyetli önlemler ile çok sayıda işçinin ölümünün önüne geçilebileceğini ifade edeb Güven, “İşin bir yanı sınıfsal ve Türkiye’deki sermaye düzeniyle ilgili. Diğer tarafı ise işçinin bilinci. Bu bilinç ancak sendikal örgütlülükle gelişebilir. İşçi sağlığı kurallarına uyulabilmesi için işçinin sendika içinde örgütlü olması, işçi sağlığı yasasını ve iş güvenliği kurallarını bilmesi, gerekli eğitimleri alması gerekiyor. Ancak bunlar gerçekleşmiyor. İşçi sınıfının bilinci de sendikasızlık nedeniyle gelişemiyor. Türkiye’deki ölümlere baktığımızda, basit önlemler alınmadığı için yaşanan çok sayıda ölüm görüyoruz. Emniyet kemeri takılmadığı, baret kullanılmadığı, merdivene çıkıldığında aşağıda ikinci bir kişi merdiveni tutmadığı ya da gökdelenlerde güvenlik şeridi çekilmediği için insanlar hayatını kaybediyor. Bunlar aslında maliyeti çok düşük önlemler. Ancak ne işveren bu konuda yeterince zorlanıyor ne de sendikasız alanlarda çalışan işçi bu önlemleri yeterince önemseyebiliyor. Çünkü gerekli bilinç oluşmuyor. Sendikalılık ve örgütlülük bu bilinci de kazandırır. Dolayısıyla bu konudaki toplumsal bilincimiz de oldukça geri” şeklinde konuştu.
YASAL DENETİMLER YETERSİZ
Yasal denetimlerin yetersiz olduğunu söyleyen Güven, “İşçi sağlığının diğer tarafı ise kamusal denetimdir. Kamusal denetime baktığımızda, Çalışma Bakanlığının ve iş müfettişlerinin denetimlerinin büyük ölçüde sınırlandığını görüyoruz. Müfettiş sayısı da oldukça az. İşçi sağlığı hizmetleri, ortak sağlık ve güvenlik birimleri ya da iş yerlerinde sembolik olarak iş güvenliği uzmanı bulundurma uygulamasına dönüştürüldü. Denetim mekanizması büyük ölçüde özelleştirildi, kamusal denetim sınırlandırıldı. İş güvenliği uzmanı ücretini işverenden alıyor ve yetkisi de oldukça sınırlı. Böyle bir yerde uzman, patronunu ne kadar uyarabilir? Maalesef bir iş cinayeti yaşandığında sorumlu çoğu zaman iş güvenliği uzmanı oluyor. Soma’da ve diğer birçok iş cinayetinde olduğu gibi patronlar sorumluluktan kurtulabiliyor. İş sağlığı ve güvenliği yasasındaki bu eksiklikler de kuralsız çalışmayı besliyor. İşveren şöyle düşünüyor: Bir iş cinayetinin ardından ödenecek tazminatın maliyeti çok büyük değil. İşvereni caydıracak cezalar bulunmuyor. İşçinin dava açması da özellikle sendikasızsa oldukça zor. İşçilerin büyük bölümü sendikasız olduğu için iş kazası ya da iş cinayeti sonrasında ailelerin dava açma süreçleri de güçleşiyor. Burada arabuluculuk sistemi devreye giriyor. İşverenler çok düşük tazminat rakamlarıyla işçinin ailesiyle uzlaşmaya gidiyor. Yasal denetimler yetersiz, kamusal denetim yetersiz” diyerek sözlerini tamamladı.






