Tıp kongrelerinde beni giderek daha çok rahatsız eden bir sahne var. Bir saatlik panel yapılır. Üç dört akademisyen konuşur; araştırmalar, kılavuzlar, kişisel deneyimler ve tıbbın kaçınılmaz gri alanları birbirine karışır. Salonda genel cerrahi asistanları, uzmanlar, akademisyenler vardır.
Moderatör, “Son bir soru alalım,” der.
Arka sıralardan ya da çoğu kez en önden bir hoca ayağa kalkar. Mikrofon daha eline ulaşmadan soru sormayacağını anlarsınız: “Bu bir soru değil, bir düzeltme…”
Ardından o tanıdık cümle gelir: “Burada çok yanlış bir algı yaratıldı. Salonda genç arkadaşlarımız var. Şimdi bunlar bu bilgilerle evlerine gidecekler. O öyle değildir, şöyledir.” Neyse ki hocamız ayağa kalkmıştır. Yoksa genç cerrahlar yanlış algıyı kongre çantasına koyup memleketlerine dönecek, pazartesi sabahı da doğruca ameliyathaneye taşıyacaktır.
Bir anda panelde konuşanlar sanık, salondaki yüzlerce hekim muhakeme yeteneği olmayan öğrenciler, ayağa kalkan kişi ise bilginin son denetim makamı oluverir.
Araştırmalar arasındaki çelişkiler, aynı verinin farklı yorumlanabileceği, kararın hastaya ve koşullara göre değişebileceği unutulur. Hakikat salonda dağınık hâlde dolaşırken nihayet sahibini bulmuştur.
***
Elbette yanlış bilgi düzeltilmelidir. Hele cerrahide yanlış bir cümlenin bedelini konuşmacı değil, hasta ödeyebilir. Bir tedavinin yararı abartılmışsa, önemli bir komplikasyon küçümsenmişse ya da eski bir bilgi güncel gerçek gibi sunulmuşsa itiraz etmek gerekir. Buna diyecek sözüm yok.
Benim itirazım başka: Bir bilgiyi düzeltirken aynı anda bütün salonu tabula rasa yerine koymaya.
Bilimsel itirazın yolu bellidir. Tartışılan cümle gösterilir, karşı kanıt ortaya konur: “Bu noktada farklı düşünüyorum. Şu çalışmada sonuç böyle değildi.” Hangi hasta grubundan söz edildiği, çalışmanın sınırları ve farklı yorumların nedenleri anlatılır. Karşıdaki konuşmacıya da cevap hakkı bırakılır. Böyle yapıldığında tartışma büyür; dinleyenler de kendi kararlarını verir.
***
Ama “Burada çok yanlış bir algı yaratıldı” diye başlayan konuşmaların çoğunda amaç yalnızca bilgiyi düzeltmek değildir. Salondaki roller de yeniden dağıtılır. Bir tarafta bilen kişi, öbür tarafta yanlış öğrenmeye hazır bir kalabalık vardır. “Gençleri koruma” sözü de bu tavrın masum görünen kılıfıdır.
Oysa sözünü ettiğimiz gençler kim? Geceleri acilde kanama karşılayan, perforasyon ameliyatına giren, yoğun bakımda karar veren hekimler. Makale okuyabilir, kılavuzları karşılaştırabilir, konuşmacının sözündeki boşluğu fark edebilirler. Bir saatlik panelin ardından akıllarını kürsüde bırakıp evlerine gitmezler.
Genç hekimler tabula rasa değildir. Üzerlerine ilk konuşanın istediği cümleyi yazacağı boş levhalar hiç değildir.
Zaten tıp eğitiminin amacı genç hekimin zihnini birtakım “doğru bilgilerle” doldurmak olamaz. Bilgi değişir. Kılavuz değişir. Bir zamanlar doğru bildiğimiz birçok şey birkaç yıl sonra terk edilir. Asıl mesele, eksik ve çelişkili bilgiler arasında klinik hüküm kurabilen insanlar yetiştirmektir.
***
Her tartışmanın sonunda bir büyüğün ayağa kalkıp “Doğrusu budur” demesine ihtiyaç duyan hekimler yetiştiriyorsak, sorun o günkü panelde değil, kurduğumuz eğitim düzenindedir.
Dikkat ederseniz kimse, “Salonda profesörler var, yanlış anlayabilirler,” demez. Yanılma ihtimali hep hiyerarşinin alt basamaklarına aittir. Doğrunun sahibi ise yukarıda oturur.
Biz bu düzeni klinik vizitlerden de tanıyoruz. Hoca konuşur, kıdemsizler dinler. Hoca sorar, asistan cevap verir. Hoca son sözü söyler ve konu kapanır. Aynı düzen kongre salonunda yeniden kurulur. Kürsü küçük bir vizit odasına dönüşür.
***
Bu çıkışların bazılarında bilgiyi düzeltme ihtiyacından çok, salona kimin hoca olduğunu hatırlatma arzusu vardır. Panel bitmek üzeredir, mikrofon son kez dolaşmaktadır. Konuşmaya katılmak yetmez; konuşmanın üzerine son mühür de basılmalıdır.
“Ben farklı düşünüyorum,” demek fazla sıradandır.
“Yanlış algı yaratıldı,” denir.
Böylece bir görüş ileri sürülmez, bir hüküm açıklanır.
Bence bu sahnelerin genç hekimlere verdiği en yanlış bilgi de budur. Akademide ilerleme için daha iyi kanıt sunmanın değil, daha kesin konuşmanın gerektiğini öğrenirler. Mikrofonu ele geçirmek, cümleyi uzatmak, ses tonunu sertleştirmek ve son sözü söylemek, bilginin yerini alabilir.
Genç asistan, hocasının ne söylediğinden çok nasıl davrandığını hatırlar. Bir gün kendisi hoca olduğunda da aynı şeyi yapar. Böylece yalnızca bilgi değil, kibir de kuşaktan kuşağa aktarılır.
***
Oysa iyi bir hoca gençleri anlaşmazlıktan korumaz. Onlara anlaşmazlık içinde nasıl düşünüleceğini gösterir. Kanıtın nasıl tartılacağını, bir görüşe nasıl karşı çıkılacağını ve gerektiğinde hocaya da nasıl itiraz edileceğini öğretir.
Kendi yanılma ihtimalini saklamaz. Çünkü tıpta insanı güvenilir kılan şey her konuda kesin konuşması değil, nerede durup yeniden düşünmesi gerektiğini bilmesidir.
Ben artık “Gençler yanlış bilgiyle eve gitmesin” cümlesini duyduğumda şunu işitiyorum: “Dikkat, hiyerarşi bozuldu; şimdi yeniden kuruyorum.”
Genç hekimlerin korunmaya değil, ciddiye alınmaya ihtiyacı var. Bir kongreden herkesin aynı cevapla dönmesi de gerekmez. Biri ikna olur, biri kuşku duyar, biri eve gidince makaleyi açıp yeniden okur. Bilim dediğimiz şey biraz da budur.
Hastayı asıl koruyacak olanın da salondaki en büyük hocanın son sözü değil, en genç hekimin bile o söze itiraz edebildiği bir meslek kültürü olduğuna inanıyorum.
* Tabula rasa: Latince, üzerine henüz hiçbir şey yazılmamış boş levha.