Bir cerrahi kongresindeyiz.
Dört ayrı bilim dalının katkısıyla yürütülmüş bir çalışma sunuluyor. Hastaları değerlendirenler, verileri toplayanlar, araştırmanın farklı aşamalarında emek veren pek çok bilim insanı var. Fakat bildirinin üzerinde yalnızca iki kişinin adı yazıyor.

Sunum bittiğinde salondaki hocalardan biri söz alıyor. Pek çok kişinin katkı verdiği bir çalışmanın neden sadece iki kişinin çalışmasıymış gibi sunulduğunu soruyor. Sonra itirazını şu cümleyle tamamlıyor:
“İki yazarlı bir bildiri sundunuz. Bu yasal olabilir ama Alev Alatlı’nın dediği gibi helal değildir.”
Bu itiraz özü itibarı ile haklı bir itiraz.
Gerçekten katkı sunmuş insanların adlarını, doçentlik puanı bölünmesin diye yazar listesinden çıkarmak kabul edilemez. Ama bilimsel bir kongrede bir yayın etiği sorunu saptanırken ölçünün “helal” olması bana tuhaf geldi.

Ben de söz aldım.
Bilimsel bir toplantıda helal-haram diline ihtiyacımız olmadığını söyledim. Burada bir
davranışın dinen caiz olup olmadığını değil, bilimsel emeğin dürüstçe tanınıp tanınmadığını tartışıyorduk. Bunun adı helallik değil, yayın ve araştırma etiğiydi.

Salondaki hocanın gönderme yaptığı cümlenin aslı Alev Alatlı tarafından 3 Aralık 2014’te Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda düzenlenen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri Töreni’nde edebiyat ödülünü alırken söylenmişti : “Çünkü her yasal hak, helâl değildir.”

Konuşma metnini sonradan okuduğumda Alatlı’nın yasallık ile ahlaki meşruiyetin aynı şey olmadığını vurguladığını düşünmüştüm. Hukukun verdiği her hakkı kullanmanın vicdanen doğru olmayabileceğini söylüyor;
modern hukukun karşısına merhameti, kadim değerleri, kul hakkını, fedakârlığı ve helalleşmeyi koyuyordu.
Konuşmasında pek çok çarpıcı örnek de vermişti. “İflas eden kardeşinizin satışa çıkarılan evini satın almanız yasal olabilirdi ama helal olmayabilir” demişti. İmar ruhsatı bulunan bir müteahhit şehrin ufkunu bozarken hukuken suçsuz kalabilirdi. Bir petrol şirketi, daha ucuz bir enerji türünün piyasaya çıkmasını önlemek için üretim haklarını satın alabilirdi. Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri de Suruç ile Kobani arasına çizdikleri sınırı “kılıç hakkı” sayabilirdi. Alatlı’ya göre bunların hiçbiri helal değildi.
Bu konuşma iktidardan bağımsız bir ahlak konuşması değildi. Alatlı, salondaki Recep Tayyip Erdoğan’a doğrudan “Sayın Cumhurbaşkanım” diye hitap ediyor; hükümetin Suriyeli mültecilere kapı açmasını övüyor, “Dünya beşten büyüktür” sözünü destekliyor, Orwell yaşasaydı Erdoğan’ı ayakta alkışlayacağını söylüyordu…

“Her yasal hak helal değildir” sözü, iktidarın huzurunda yapılan ve seküler hukukun karşısına “kadim değerleri” çıkaran bu konuşmayla siyasal dolaşıma girdi.

Bu yazının asıl konusu değil ama Alatlı’nın kurduğu düşünce düzenine katılmadığımı söylemek zorundayım. Kuşkusuz, yasal olan her şey adil değildir. Ama Alatlı hukukun eksiğini gösterirken karşısına eşitliği, özgürlüğü, insan onurunu ve demokratik denetimi koymuyor. Din, gelenek, “kadim değerler” ve merhameti koyuyor.
Aslında bir aydınlanma eleştirisi yapıyor. Ama aydınlanmanın siyasal ve hukuki mirası yalnızca yasa yapmak değil, yasayı akıl, eşitlik, özgürlük ve insan onuru adına sorgulayabilmektir. Alatlı ise hukukun eksiğini bu ilkeler ve
demokratik denetimle tamamlamak yerine din, gelenek,
“kadim değerler” ve merhamete başvuruyor.

Oysa kanun başka, hukuk başka.
Hukuk devleti yürürlükteki her kanunun adil sayıldığı devlet demek değildir. Tam tersine, hukuk devleti demek iktidarı sınırlamak, temel hakları güvenceye almak ve kim
olursa olsun her insanı keyfi muameleye karşı korumak demektir. Farklı inançlardan insanların, inançsızların birlikte yaşayabileceği ortak bir zemin ancak böyle bulunur.

Merhametin insani bir değeri olduğunu kim inkar edebilir? Ama hak kavramının yerini merhamet aldığı anda, güçlü olanın güçsüze canı isterse göstereceği bir lütuf haline gelir. Hak, yönetenin vicdanına bırakılamaz.
Mülteciye kapı açmak bir iktidarın cömertliği değil, insan haklarının ve kamusal sorumluluğun gereğidir.

“Her yasal hak helal değildir” dendiğinde sormak gerekir: Kime göre helal? Hangi dinin, hangi mezhebin, hangi yorumun ölçüsüyle? Bunun ortak bir yanıtı yoktur.

Ortak ölçü hukuk olmaktan çıkınca, neyin helal olduğuna en
güçlü olan karar verir. Karar verici o toplumdaki çoğunluğu oluşturan kesim, dini otorite ya da siyasal iktidar olur. Böyle olunca da adalet yine iktidarın insafına kalır.

Alatlı’nın örneklerinde başka bir sorun daha var. İflas eden kardeşin evini satın almakla bir şirketin piyasayı kapatması, bir müteahhidin şehrin ufkunu bozması ve savaş galibi devletlerin yapay sınırlar çizmesi aynı vicdan terazisine konuyor. Oysa ilkinde kişisel ahlakı tartışabilirsiniz. Diğerlerinde sermaye, devlet gücü, sömürü ve savaş vardır. Bunlar vicdana çağrıyla değil; hukukla, siyasetle, ve örgütlü mücadeleyle değişir.
Bu nedenle “helal” sözü Alatlı’nın konuşmasında tarafsız bir ahlak cümlesi değildir. İktidarı sorgulamak yerine onu merhametin temsilcisi olarak sunan bir siyasal işlev görmektedir.
Buna itiraz ediyorum.
Hukukun karşısına dini meşruiyeti koymak bizi adalete götürmez. İhtiyacımız olan “helal” bir hukuk değil; iktidarı gerçekten sınırlayan, eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir hukuk düzenidir.

Aradan yıllar geçti. Çok popüler olan bu cümle bu kez bir cerrahi kongresinde, bir bildirinin yazar sayısı konuşulurken karşımıza çıktı.
Aslında bilimde bu tartışmanın adı bellidir: Bilim etiği. Bunu anlatmak için “helal” sözcüğüne ihtiyacımız yok.

Yazar listesi puan cetveli değildir.
Bir bilimsel çalışmanın yazar listesi hatır gönül işleriyle ya da doçentlik puanı dağıtma derdiyle oluşturulmaz. Çalışmaya gerçekten katkı sunmuş, verinin üretilmesine ve değerlendirilmesine katılmış, metinde sorumluluk üstlenmiş kişilerin adı yazarlık ölçütlerine göre yer alır. Katkısı olmayan birinin adını eklemek nasıl etik dışıysa, katkısı olan birinin adını puan hesabıyla çıkarmak da etik dışıdır. Yazarlık ölçüsü unvan, kıdem, ihtiyaç ya da kurumsal temsil değil; gerçek katkıdır.

İnsanların adı, yazar sayısı arttıkça alınacak puan azalıyor diye dışarıda bırakılıyorsa yapılan iş yanlıştır. Bu yaklaşım ortak emeği görünmez kılar.

Yine de yalnızca bildiriyi sunan kişiyi suçlamakla yetinemeyiz. İnsanları yazar sayısını azaltmaya, çalışma arkadaşlarının emeğini saklamaya ve bilimi puan
hesabına çevirmeye yönelten düzeni de konuşmalıyız. Bu davranışı teşvik eden, akademik değerlendirme sisteminin kendisidir.

YÖK’ün puan ekonomisi
YÖK’ün ve üniversitelerin puanlama sistemleri görünüşte bilimsel üretimi ölçüyor.
Gerçekte ise çoğu zaman bilimin nasıl yapılacağını değil, doçentlik dosyasının nasıl doldurulacağını belirliyor.
Kaç yayınınız olduğu, adınızın kaçıncı sırada bulunduğu, çalışmanın kaç yazarlı olduğu ve size kaç puan düştüğü araştırmanın niteliğinin önüne geçiyor.

Bilim kolektif üretimdir ama bu sistemde bilim insanı iş birliği yaptığında puanı azalıyor.

Böyle bir sistem bilimsel dayanışmayı değil, isim pazarlığını teşvik ediyor:
“Senin adını bu çalışmaya yazmayalım, bir sonrakine ekleriz.”
“Bu bildiride iki kişi olsun ki puan düşmesin.”
“Verileri siz topladınız ama benim doçentlik başvurum yaklaştı.”
Bunlar bilimin cümleleri değil. Puan ekonomisinin akademiye öğrettiği cümleler.

Kongrede bunu da söyledim: YÖK, kurduğu sistemle insanları etik ihlale itiyor. Önce ortak emeği cezalandıran bir düzen kuruluyor; ardından o düzen içinde ayakta
kalmaya çalışan insanlara ahlak dersi veriliyor.
YÖK elbette açıkça “Katkı sunanların adlarını silin” demiyor. Ama etik dışı tercihi kazançlı, etik davranışı cezalandırılır hâle getiren bir sistem, ortaya çıkan sonuçtan sorumludur.

Yanlış davranışı kınamak yetmez. O davranışı üreten koşulları da değiştirmek gerekir.

Bilimin ortak dili

“Helal” inanç dünyasına ait bir kavramdır. Bir insan için güçlü ve anlamlı olabilir. Ama kongre salonundaki herkesin aynı dine, aynı mezhebe ya da aynı ahlak
anlayışına sahip olduğunu varsayamayız. Bilimsel ve kamusal bir kurumun ölçütleri
herkes için anlaşılabilir, tartışılabilir ve denetlenebilir olmalıdır.
Bu yüzden helallikten değil, etikten söz ederiz. Katkı beyanından, yazarlık
sorumluluğundan, çıkar çatışmasından, şeffaflıktan ve emeğin tanınmasından söz
ederiz. Bunların hiçbiri bir dini otoritenin yorumuna ihtiyaç duymaz. Ölçütleri açıklanabilir, kanıtlanabilir, sorgulanabilir ve gerektiğinde yaptırıma bağlanabilir.

Hukuk, etik ve meşruiyet arasındaki ayrımı elbette korumalıyız. Her etik dışı
davranış suç değildir. Hukukun cezalandırmadığı pek çok davranış bilimsel açıdan
kabul edilemez olabilir. Bir davranışın yönetmeliğe biçimsel olarak uyması onu kendiliğinden doğru yapmaz.
Bu nedenle o kongrede söylenmesi gereken cümle şuydu:
“İki yazarlı bir bildiri sunmanız mevzuata uygun görünebilir; fakat çalışmaya
katkı sunanların adlarını puan hesabıyla dışarıda bıraktıysanız bu bilimsel etiğe aykırıdır.”
Bu ifade daha açık, daha doğru ve salondaki herkes için bağlayıcıdır. Üstelik sorumluluğu yalnızca sunum yapan araştırmacının vicdanına bırakmaz; onları bu tercihe yönelten akademik düzeni de tartışmaya açar.

Bilimde neyin helal olduğuna değil, neyin doğru ve bilimsel olduğuna karar vermeye çalışırız. Yayın etiği sorununu “helal” sözcüğüyle anlattığımızda bilimin ortak dilini terk etmiş oluruz.

Akademiyi helal-haram terazisiyle değil; hak, emek ve etik terazisiyle tartmak
zorundayız.