Günümüzün en çok tartışılan konularının başında hiç şüphesiz ki Yapay Zeka uygulamaları ve bu uygulamaların insanlık açısından önemi ve geleceği nasıl şekillendireceğine dair görüşler yer alıyor.
Bunlar üzerinde kafa yorarken bu tehditlerin sadece yapay zeka boyutunda kalıp kalmayacağını, diğer teknolojik ve bilimsel gelişmelerin bu süreç içinde yer alıp almayacağını düşünürken, gelişmenin diğer boyutlarının da en az yapay zeka kadar, belki de daha fazla bir oranda yaşamımızı etkileyecek boyutlara ulaşacağı sonucuna varmak beni hiç şaşırtmadı.
Tüm teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yaşamımızı az veya çok etkileyeceği muhakkak iken, böylesi açık bir gerçeğin beni durduk yerde neden endişeye sürüklediğine gelince, sizlere çok uzun yıllar önce okuduğum bir teoriden bahsedersem ne demek istediğim daha net anlaşılabilecektir.
Şöyle ki; Şimdiye kadar gelişmiş, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülke ayırımını yaparken kullandığımız kriterler, gayrisafi milli hasıla, sanayileşme düzeyi, eğitim düzeyi, kullanılan enerji miktarı Vb. gibi onlarca ekonomik ve sosyal sosyoekonomik ve sosyokültürel göstergeden oluşmaktaydı. Bunların miktarı ve dağılımına bakarak o ülkenin gelişmiş mi, gelişmekte olan mı, yoksa az gelişmiş mi olduğuna dair karar verilirdi.
Şimdilerde ise tek bir kriter kullanılıyor. Teknoloji geliştirme yeteneği. Bir ülke eğer hangi alanda olursa olsun kullandığı teknolojileri kendisi geliştiriyorsa “Gelişmiş ülke “, bir kısmını kendisi geliştiriyorsa “gelişmekte olan “, şayet teknolojiyi ithal ediyorsa “azgelişmiş ülke“ statüsündedir.
Peki teknoloji geliştirmenin şartı nedir. AR-GE çalışmalarına yüksek miktarda fon ayırma ve özgür bir bilimsel ortam. Demek ki, AR-GE’ye fon ayıramıyorsanız, özgür bir bilimsel çalışma ortamınız yoksa bu zafiyetiniz devam ettiği sürece teknolojiyi ithal etmek zorunda kalacaksınız yani az gelişmiş ülke olacaksınız. Yani ister otomobil üretin, ister uçak, ister telefon, ister traktör, örneğin motorunu dışarıdan alıyorsan kıymeti yok. Adam sen dizel kullanırken elektrik motorunu, sen elektriğe geçtiğinde aküsünü, pilini, sen pili yaptığında hidrojen motorunu yapıp devreye sokuyorsa sen hep alıcısın. Bu her sektörde böyle. Sen son teknoloji ürünü ithal ediyorsun veya öyle zannediyorsun, onlar ertesi gün daha rantabl farklı, daha yeni bir makineyi veya teknolojiyi devreye sokuyor.
Sonuç mu. Sadece makine Vb. Düşünmeyin. Gelin beyninizi farklı bir alana sürükleyelim. Örneğin Genetik teknolojisindeki gelişmelere. Sonucun sonucu mu? Şimdi gelişmiş ülkeler sürekli gelişmeye devam ettikleri için zenginleştikçe zenginleşiyor. Daha etkin silahlar, daha güçlü savaş gemileri, uçaklar yapıyor. Yani PATRON ülke statüsüne kavuşuyor. Dediği dedik, çaldığı düdük. Size ABD, Trump falan gibi bir şeyler çağrıştırıyordur diye düşünüyorum. Rusya, Çin, Japonya, İngiltere, Fransa, Almanya Vb. Patronlar sırasına oturur gibi gözüküyor.
Bazı ülkeler de bu gelişmeye, AR-Ge’ye, daha az pay ayırdıkları için Patron Ülkeler kadar olmasa da teknolojiye, diğer bilimsel çalışmalara bir miktar katkıda bulundukları için (Ve tabii patronla iyi geçinmek şartı ile) Patronun yanında yer alıyor. Hadi onlara da MEMUR ÜLKELER diyelim. Bunlar da Finlandiya, İsveç, Norveç, İtalya Vb. gibi ülkeler olsun.
İşin sıkıntısını da her zaman olduğu gibi Az gelişmiş, yani AR-GE’ye çok az pay ayıran bu nedenle sürekli teknoloji ithal etmek zorunda olan Ülkeler çekecek. Bunlara da İŞÇİ ÜLKELER diyelim. Bunların ithalat ihracat dengesinde hizmetlerinden başka sunabilecekleri bir ürün olmayacağı için anca tarlada, bağda, bahçede çalışarak bir şeyler sahibi olabilecekler.
Ama burada başta söylediğim üzere gen teknolojisi devreye girecek. Su altında etkin çalışabilmeleri için solungaçlı insanlar, Çeltik tarlalarında çalışmak için leylek bacaklı insanlar, yüksek veya çok düşük ısıya dayanıklı, yani yapacakları işe göre gen teknolojisi kullanılarak fonksiyonel şekiller verilmiş insanlar üretilecek. Bunu daha geçenlerde Prof. Dr. İsmail Hakkı Aydın da bir programda aynen söyledi
Demek ki sadece yapay zekadan, robottan, yazılımdan, makineden korkmak yerine bilimsel gelişmelerin tamamından haberdar olarak bu çalışmaların içinde yukarılarda bir yerde yer almaya bakmalıyız. Diyanete ayırdığımız fonun daha fazlasını eğitime ve AR-GE’ye ayırmalıyız.
Her konuda olduğu gibi, gelecekle ilgili planlamaya dair düşünür ve konuşurken de etkin ve çok yönlü eğitimin, araştırma ve geliştirmeye yeterli düzeyde fon ayırılıyor olmasının ve bilimsel özerkliğin ne denli önemli olduğu ne tarafa bakarsak bakalım gün gibi ortada. Paramızı pulumuzu buna göre harcamamız gerek. Yoksa İşçi Ülke etiketi kapımızda.