Milli Eğitim Bakanlığı’nın temel eğitime kadar inen, din ve inanç eğitimi ile genç beyinleri formatlama hevesi iki açıdan geleceğimiz için ciddi riskler taşımaktadır. Bu iki riski açıklamadan önce, inanç olgusunun, beynin en öncelikli ve en temel işlevi olduğunu vurgulamak isterim. Zira ilkel insansılar bile arkasındaki hışırtının, rüzgar yerine bir yırtıcı olabileceğine, varlığını korumak için hep inanmak zorunda kalmıştır. Bu temel işlevin yerine getirilmesi insan beyninde serotonin salgısı ile rahatlama ve inanılan görevin yerine getirilmesi ise ödül hormonu olarak dopamin salgılar. Bu etkiler günlük inançlardan, din ve ideolojiler ile komplo teorisi inançlarına kadar yaşanır. İnsanların deneyimleri, alışkanlıkları, gelenekleri, töreleri ve değerleri inançlara dönüşür ve insan inanmaktan kaçınamaz.
****
İnançlar içinde dini inançlar çok özel bir yere sahiptir; bir yüce varlığa inanıldığı için kutsallık atfedilir. Ancak dinlerin etkisi her kültür ortamında farklı biçimde şekillenmiştir. Himalayaların kuzeyindeki dinler öncelikle doğanın gözlenmesine odaklanırken, doğa güçlerinin işleyişinden, yani “dünyevi“ işleyişten esinlenmiştir. Himalayaların güneyinde ise insanın ruh dünyasına ve içe dönük inançlar, Hindistan’da sayısız din üretmiştir. Türk kültüründe İslam öncesinde Gök Tengri’ye inanılmış; Güneş, ay ve yıldızlar kutsanmış, dağların ruhuna inanılırdı. Bozkırın geniş ufkunda, at üstünde özgürce doğa nimetlerinden, sürekli yer değiştirerek yararlandı. Her yer değişimi, farklı soy ve boylarla, İpek yolu üzerinde farklı kültür, ırk ve dinlerle karşılaşması nedeniyle kurduğu sayısız İmparatorluklarda hiçbir dini, kültürü ve ırkı dışlanmadı ve kendi din ve inancını tahakküm unsuru olarak kullanmadı. İslam Dinini kabul ettikten sonra da, hiçbir Türk Devleti, ”Din Devleti“ olmadı. Daha 9.YY da Bilge Maturudi, dünyevi bakış açısı ve akli yaklaşımla, Türkler’in; Arab’ın çöl ortamındaki kapalı kültürünü değil, sadece dinini aldığını vurguladı. Ahmet Yesevi Maturidi Dergahında yetişti. Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş bu gelenek içinde, İslam’ı Tanrı aşkı ve insan sevgisi olarak değerlendirdi. Tuğrul Bey 1055 de Bağdat’ı aldıktan sonra; 1058 de düzenlediği bir törenle, Halifeden Taç giyerek kendini “Bu Dünyanın Hükümdarı” ; Halifeyi de Uhrevi Dünyanın (Dini işlerin) sorumlusu ilan etti. Dünyadaki ilk laik ve seküler uygulamadır. Bu gelenek nedeniyle Osmanlı da Şeyh-ül İslam Divanın üyesi değildir. Ne var ki Yavuz’un, Hilafeti üstlenirken; kontrol altında tutmak için Mısır’dan getirdiği muhafazakar İslam düşünürleri ve zaman içinde Arap yarım adasından Osmanlıya yayılan tarikatlar, Osmanlının giderek muhafazakarlaşma ve tarikat kutuplaşmasına yol açtı. İşte Bugünkü birinci risk Osmanlının son dönemini model alan AKP iktidarı ve Milli Eğitim Bakanlığının tarikat temelli, siyasi İslam eğitimini henüz düşünmeyi öğrenmemiş beyinlerin kalıplaşmış biat kültürünün kalıplarına mahkum etmesinden kaynaklanıyor.
****
İkinci risk ise, beynin çalışma mekanizması içinde, aklın etkin kullanımı, felsefe, bilim, yenilik, teknoloji ve yenilik üretimi ile uygarlığı yakalamak, kalkınma ve güncel her türlü toplumsal sorun ile karar alma, sorunlara tutarlı ve yeterli çözüm üretme yetersizliği, genç beyinlerin özgür düşünmeyi öğrenmemiş olmasından kaynaklanır. Özgür ve bilinçli düşünme, beyin yapılanması içinde neo-korteksin işlevidir. Yeni Nöro-bilime göre yeterli eğitim almamış beyinler, neo-korteksin ön alın loplarını devreye almak yerine limbik sistemin (memeli beynin) parçası olan hipokampüste kayıtlı hazır kalıpları, benzer olayların çözümü için devreye alarak bildiği ve inandığı çözümleri kullanır. İnsanlar günlük yaşantısının yüzde 90’ını bu kalıplarla çözümler. Ne var ki katı inanç kalıpları, ölümüne savunulan duygusal tepkisel kalıplardır. Toplumda kutuplaşma yaratır. Bilgi, bilim, uzlaşma ve etik değer içermez. Nöro-bilmin babası sayılan Gazzaniga’ya göre bilinçli düşünme ve vijdan ön alın loplarının işlevidir. Bunun için gençlerin ciddi ve uzunca bir eğitim sisteminden geçmesi gerekir. İnanç yüz milyon yılların işlevidir; düşünmek son birkaç bin yılın işlevidir. Her ikisinin kulvarı farklıdır. İnsanın her ikisine de ihtiyacı vardır; karmaşık toplum yapılanmasının daha çok bilinçli düşünmeye ihtiyacı vardır. Mevlana’nın şiiri ile bitirelim: “Hayattan ne Öğrendim: Düşünmeyi öğrendim; Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim; Sonra da sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim“