İzmir’in spor tarihini yazarken daktilolarımızın tuşları hep bildik ezberlere basar. 1912’nin o fırtınalı sonbaharında Karşıyaka kıyılarında yakılan ilk ateşi, İşgal Yılları’nda Rum takımları Apollon ve Panionios’a karşı alınan o sarsıcı galibiyetleri ve Mustafa Kemal Paşa’nın kulüp şeref defterine kazıdığı o iki tarihi ziyareti tekrarlar dururuz. Bunlar elbette bu armanın harcı, bu semtin göğüs kafesinde taşıdığı namustur. Ancak bu kentin yetiştirdiği eski tüfek spor yazarlarının, o tozlu arşiv odalarında iyi bildiği ama nedense bugünkü köşe kadrolarının işine gelmediği için pek kurcalamadığı sert bir hakikat vardır.
Bugün Karşıyaka Spor Kulübü denince akla gelen ilk şey, Alsancak veya Yalı’daki tribün çığlıkları ya da basketbol salonundaki o coşkulu atmosferdir. Oysa bu kulübün doğuşundaki en niş, en mahcup ve en ağır gerçek; Karşıyaka’nın sadece bir spor kulübü olarak değil, Milli Mücadele’nin Ege’deki gizli cephaneliği ve istihbarat hücresi olarak kurulmuş olmasıdır.
Şimdi birileri çıkıp "Biz bunları zaten biliyoruz" diyecektir. Hayır, bilmediğiniz veya hatırlamak istemediğiniz detay şurada yatıyor:
1912’de İplikçizade Köşkü’nde Kadızade Zühtü Bey, Zühtü Işıl ve arkadaşları toplanıp kulübün tüzüğünü kaleme alırken, Osmanlı idaresinin ve İzmir’deki işgal öncesi yabancı azınlıkların baskısını kırmak için tüzüğe "sadece beden eğitimi" yazdılar. Fakat işgalin o kara günleri İzmir’in üzerine kâbus gibi çöktüğünde, Yeşil-Kırmızılı bayrağın altında toplanan o gençler, kulüp binasını ve Karşıyaka’nın kuytu sokaklarındaki antrenman sahalarını, Anadolu’ya silah taşıyan Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin lojistik üssüne çevirdiler. Kulübün kurucusu Zühtü Işıl ve silah arkadaşları, Yeşil-Kırmızı formayı sırtlarından çıkarıp Kuvayı Milliye saflarına katıldıklarında, Karşıyaka Spor Kulübü’nün kapısına kilit vurulmadı; aksine o mabet, cephanelerin saklandığı bir direniş deposuna dönüştü.
Bugün tribünlerde "Kaf-Sin-Kaf" diye inleyen genç kardeşlerime sormak lazım: O üç harfin, Osmanlıca K-S-K (Karşıyaka Spor Kulübü) kısaltmasının ötesinde, işgal yıllarında Türk gençlerinin birbirine verdiği bir gizli parola, bir yemin olduğunu kaç kişi bilir? Yeşil’in İslam’ın huzurunu ve bağımsızlığı, Kırmızı’nın ise vatan uğruna dökülecek o helal kanı temsil ettiğini söyleriz de, o kanın gerçekten de o kulübün sporcuları tarafından Sakarya’da, Dumlupınar’da döküldüğünü kaç idarecinin hafızası tazeler?
GELELİM BUGÜNÜN KARŞIYAKA’SINA...
Eski arşivleri, o şerefli tarihi kapatıp bugünün Yalı Caddesi’ne, Mavişehir’e, Alsancak Mustafa Denizli Stadı’nın deplasman tribünlerine ve kulüp binasındaki klimalı odalara dönelim.
Tarihinde vatan müdafası için sahadan çıkıp cepheye koşan, Atatürk’ün göğsüne Ay-Yıldız’ı kendi elleriyle işlediği o koca çınar, bugün ne halde?
Bugünün Karşıyaka yönetimlerine, kulübün etrafında kümelenmiş o "eski tüfek" akillere, kongre ağalarına ve kendisini kulübün üstünde gören vizyonsuz yapılara soruyorum: Tarihinizdeki o cesaretten, o lobi gücünden, o milli refleksten bugün elinizde ne kaldı?
İplikçizade Köşkü’nde kellesini ortaya koyarak bu kulübü kuran o gençler bugün yaşasaydı; senelerdir TFF 3. Lig bataklığına saplanmış, transfer tahtalarını açabilmek için kapı kapı dolaşan, her sezon başında "Bu sene o sene" masallarıyla taraftarını afyonlayan bu tabloya ne derdi?
Karşıyaka Spor Kulübü, ne yazık ki uzun zamandır geçmişinin görkemli mirasını yiyen, fakat geleceğini inşa etmekten aciz bir idare anlayışının pençesindedir. İzmir’in bu en köklü, en karakteristik markası; belediye koridorlarında sponsor arayan, kongre salonlarında mikrofon kavgalarına hapsedilen, tesisleşmede ve kurumsallaşmada rakiplerinin fersah fersah gerisinde kalan bir dernek statüsüne sıkıştırıldı.
Stat meselesi yıllardır bir yılan hikâyesidir gidiyor. Her gelen yönetim bir maket gösterir, her gelen siyasetçi bir söz verir, ama Yalı’daki o kutsal toprak parçasında hâlâ rüzgâr eser, beton kalıntıları çürür. Karşıyaka’nın hakkı olanı devlet makamlarından söküp alacak o eski lobi gücü, o eski cemiyet aklı nerede? Stat yapılamaz, basketbol takımı ana sponsor krizleriyle sarsılır, amatör şubeler kaderine terk edilir... Ama mikrofona geçen herkes "En büyük Karşıyakalı benim!" diye nutuk atar.
Yok öyle yağma!
Karşıyaka’yı sevmek, kulübün müzesindeki kupalarla övünüp o kupaların tozunu bile alamayacak kadar aciz kalmak değildir. Yeşil-kırmızının kutsallığı, sadece tribünde beste söylemekle, sosyal medyada klavye delikanlılığı yapmakla korunmaz. Bu renkler, kurulduğu gün kellesini ortaya koyan Zühtü Işılların vizyonunu sahada, masada ve tesisleşmede yaşatmakla korunur.
Karşıyaka’nın bugün boş vaatlere değil; kendi köklerindeki o radikal, tavizsiz ve mücadeleci zihniyete ihtiyacı vardır.