“İmkansız üçlü”, dünyanın kabul ettiği ve onlarca ülke ekonomisinde defalarca sınanan bir hipotez…
Buna göre, bir ekonomide sermaye hareketlerinin serbestliği, sabit döviz kuru ve bağımsız bir para politikası uygulaması aynı anda var olamıyor.
Yaşı tutan okurlar anımsar…
Türkiye tarihinin gördüğü en derin kriz olan 2001 Şubat Krizi öncesinde, DSP-ANAP-MHP’den oluşan üçlü koalisyon hükümeti bu imkânsızı denemiş, neticede ülke ekonomisi adeta duvara çarpmıştı.
Merkez Bankası, sabit kur rejimine geçerek, hangi gün dolar kurunun kaç TL olacağını daha yılın başında açıklamıştı. Sermaye hareketlerine sözüm ona serbesti tanıyan ekonomi yönetimi, “bağımsız olduğu varsayılan” para politikasıyla krizi derinleştirmişti. Önce 2000 yılı Kasım ayında, sonrasında 2001 Şubat ayında patlak veren kriz, koalisyonu oluşturan partilerin sandığa gömülmelerine de sebep olmuştu.
// AYNI ÇABA VE AYNI SONUÇ
Gelelim bugüne…
Döviz kurunun serbest piyasa şartlarında fiyatlandığı bir düzen var.
Ama görüntüde olan bir düzenleme bu.
Hükümet, Merkez Bankası’nın –zaten pek de kalmayan- bağımsızlığı üzerine dedikodu üretilmesin diye arka kapı girişimleriyle döviz piyasalarına müdahale ediyor. Kamu bankaları aracılığıyla gece yarıları döviz satışı yaptırıp, kurlar üzerinde suni bir düşüş baskısı yaratıyor.
2019 yerel seçimleri öncesinde Londra’daki swap piyasasında oyunun uluslararası kurallarını değiştiren ve Türk bankalarına Londra’da TL satışı yapmasını engelleyen de aynı hükümetti.
Özel bankaların yıllık bazda kredi genişleme oranlarının ne olacağını, mevduata hangi aralıkta faiz vereceklerini dikte eden de aynı hükümetti…
Bankacılık sektörünü diken üstünde tutan bu girişimlerin hiçbir faydası olmayacağı açıktı.
Ülkelerin iflas risklerini gösteren CDS (Credit Default Swap) seviyemizin 5 yıllık ortalaması 255 iken, İstanbul seçimlerinin ertelenmesi ile birlikte 500 seviyelerini aştı.
// BÜTÇE DİSİPLİNİ (!)
Aradan geçen altı yılı aşkın süredir sistemin aktörleri değişse de senaryo yazıldığı gibi oynanmaya devam ediliyor. Çözümlerin ertelenmesi, ödeyeceğimiz faturanın miktarını artırıyor. Dünya ülkelerinde enflasyon ortalaması yüzde 2-3, bizim de dâhil olduğumuz gelişmekte olan ülkeler liginde ortalama yüzde 7-8 civarında. Biz ise hâlâ yüzde 30’un üzerinde enflasyonla yaşıyoruz. Bankaların yurt dışından sağladıkları sendikasyon kredilerinde vade yenilemelerinde döviz cinsinde yüzde 8’i aşan faizlerden söz etmek mümkün.
Çılgınca rakamlar bunlar.
Elimizde kalan tek çıpa olan bütçe disiplini de tarumar olmuş durumda.
Bu yılın ilk yarısında bütçe açığı 943 milyar TL’ye yükselirken, Hükümetin yılın tamamına ilişkin merkezi yönetim bütçe açığı hedefi 2 trilyon 712,7 milyar TL.
Bu durumda neyimize güveniyoruz merak ediyorum.
Hem sermaye hareketlerimiz serbest diyeceğiz, hem döviz kurlarına kimsenin görmediğini sandığımız müdahalelerde bulunacağız hem de bağımsız bir para politikası uyguladığımızı söyleyeceğiz.
“İmkânsız Üçlü”yü yan yana getirebilmek bugüne kadar mümkün olmadı.
Bundan sonra olacak mı, göreceğiz…
+++++

İş dünyasında VUCA etkisi
İş dünyası belirsizlik dönemlerinde karar almakta zorlanıyor. Döviz kurlarındaki akışkanlık; yatırım, istihdam, ihracat gibi kritik kararlarda temel belirleyici etken olarak öne çıkıyor. Zira her 100 Dolar ihracat yapabilmek için ortalama 65 ilâ 70 dolar seviyesinde ithalat yapılması gerekiyor.
Bazı sektörlerde bu bağımlılık çok daha yüksek seviyelerde.
Yönetim sistemlerinde VUCA etkisi olarak adlandırılan bu türden durumlarda doğru karar almak giderek zorlaşıyor. Değişken (Volatile), Belirsiz (Uncertain), Karmaşık (Complex) ve Muğlak (Ambiguous) durumların aynı anda yaşandığı süreçleri anlatan VUCA etkisine Türk şirketleri maalesef çok aşina. Son 30 yılda irili ufaklı pek çok kriz yaşayan Türkiye’deki şirketlerin yöneticileri, maharetlerini de sergileme imkânı buluyorlar.
Bugünün iş dünyası için “yeni normal” olarak tanımlanan VUCA'da ayakta kalabilmek için kendimizi ve yönetim sistemlerimizi bu yeni normale uydurmak zorundayız.
// SÖYLENDİĞİ KADAR KOLAY MI?
Bu elbette söylendiği kadar kolay değil.
Şirketlerin kurumsal yapılarının zorlayıcı koşullarda ayakta kalabilmeleri için "Organizasyonel Dayanıklılığa" da sahip olması gerekiyor. Ve tüm bu zorluklarla başa çıkabilen güçlü liderler öne çıkmaya başlıyor.
Şirketlerin bu noktada çok sayıda lidere ihtiyacı oluyor. Sadece Yönetim Kurulu Başkanı ya da profesyonel yöneticilerin liderlikleri kâfi gelmiyor. İş mükemmelliğine kendisini adayan, sorunları öngören, proaktif davranan, dünyayı izleyen, değişim trendlerinde kendisinin nerede konumlandığını gören, kendisini sürekli sorgulayan ve sorgulatan çalışanlar daha fazla öne çıkıyor.
Organizasyonlar, VUCA dünyasında hayatta kalabilmek ve gelişimlerini sürdürmek için zorluklarla başa çıkabilen güçlü liderler kadar, zorluklarla başa çıkabilen çalışanlara ve bu yetkinliği gelişkin takımlara da ihtiyaç duyuyor.
Çalışanların zorluklarla başa çıkma düzeyi performanslarını dolayısıyla da organizasyonun stratejik hedeflerine ulaşmasını ve kârlılığını etkiliyor.
Zorluklarla başa çıkma düzeyi yüksek çalışanlar, iş hayatının belirsiz ve hızla değişen yapısı içinde üstün performans gösterebiliyor.
+++++

BİR ASKERİ SANAT ESERİ:
30 AĞUSTOS 1922
Bu topraklarda yaşamanın bir maliyeti var.
Yaklaşık bin yıldır Anadolu’yu yurt edinen Türklerin, yaşama ve direnme mücadelesinde çok kan aktı, çok şehitler verildi.
Bu mücadelelerde 26 Ağustos 1071 ve 26 Ağustos 1922 iki önemli gün olarak dünya tarih sahnesinde müstesna bir yere sahip. Son yıllarda milli bayramlarımızın anlamını azaltma yönünde tuhaf çabalara da tanık olsak da tarih bilgisi ve bilincine sahip olanlar için bir şey değişmiyor.
Ancak, merkezinde Cumhuriyet devrimi olan bayramların etkisini azaltmak için başka başka tarihi olaylar gündeme getirilerek dikkatler dağıtılıyor.
Sözgelimi yıllarca 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı gölgede bırakmak için “Kutlu Doğum Haftası” adı altında devlet destekli etkinlikler düzenlendi. Çocuk bayramında bıyıklı gençler TBMM kürsüsüne çıkarılarak, gülünç ve acıklı mesajlar verdirildi. Hicri takvim nedeniyle her yıl 12 gün önce kutlanması gereken bu hafta nedendir bilinmez (!) hep 23 Nisan haftasında kutlanır oldu. Daha sonra ise bunun bir FETÖ tezgâhı olduğu kafalara dank edince 23 Nisan’a alternatif Kut’ül Amare Zaferi ikame edildi. Bugün Kutlu Doğum Haftası’nı ağzına alan, Fetöcü denilerek adeta kodesi boyluyor.
// ALTERNATİF DEĞİLLER
Keza 19 Mayıs'ın anlamını azaltmak için 29 Mayıs İstanbul'un Fethi törenleri öne çıkarıldı. Çeşitli bahanelerle milli bayramlardaki etkinlikler azaltılırken, alternatif etkinliklere kamu gücüyle trilyonlar akıtıldı.
Benzer bir durum 26 Ağustos Büyük Taarruz’un yıl dönümü ve 30 Ağustos Zafer Bayramı için de geçerli. Mustafa Kemal’in askeri dehasıyla bizzat sevk ve idare ettiği bu büyük zaferde, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve Garp (Batı) Cephesi Komutanı olarak görev yapan İsmet İnönü’nün de önemli payları bulunuyor.
İsmet Paşa, ölümünden sadece iki ay önce, 29 Ekim 1973 günü katıldığı bir televizyon programında “bir askeri sanat eseri” olarak yorumluyor Büyük Taarruz’u…
// “BULUNMAMIŞ TILSIM”
Ve bakın nasıl anlatıyor o büyük zaferi:
“Yunan Ordusu ile meydan muharebesi verilecek. Kesin netice alınacak. Bu ordu ile siper muharebesi yapacağız. Siper muharebesi, Birinci Cihan Harbi’nin çıkardığı bir muharebe usulüdür. Bunda kesin netice, yani bir ordunun ötekini mahvetmesi neticesi hiçbir yerde alınmamıştır. Büyük askeri yazarlar, büyük kumandanlar siper muharebesi devrinde galip gelen ordunun öteki orduyu bir daha muharebe edemeyecek hâle getirmesi için nasıl hareket etmesi, nasıl vurması lazım geldiğini, seferlerin nihayetine kadar aramakla meşgul olmuşlardır. Ve bulunmamıştır. Bu bulunmamış tılsımı biz Anadolu’da, burayı istila eden orduya karşı her suretle eksik ikmal ve yenileme imkânlarına rağmen sağlayacağız... Bu meydan muharebesi neticesinde bir ordu mahvedilmiştir. Böyle bir misal yoktur. Bütün Cihan Harbi’nde, iki cihan harbinde böyle bir misal yoktur. Bu eser, bu kadar ciddi, bu kadar nadir bir askeri sanat eseridir.”
Bu büyük zaferimizin hatıraları bugün Afyonkarahisar ilimizde iliklere kadar hissediliyor. Tüm okurlarımın, özellikle de gençlerimizin Afyonkarahisar’daki Zafer Müzesi’ni gezmelerini öneririm.
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin planlandığı ve taarruz emrinin verildiği bu bina, tarihimizin en büyük zaferlerinden biri olan 30 Ağustos’un anlamını ve güzelliğini ziyaretçilerine anlatıyor.
Büyük Zafer’imizin 104’üncü yılı kutlu olsun!
+++++